Zorunlu direkt

Zorunlu Hazırlık: İngilizce eğitiminin zorunlu olduğu bölümlerde, hazırlık eğitimi de zorunludur. Bu durumda kişinin ya sınava girerek geçerli puanı alarak hazırlık eğitiminden muaf olması ya da direkt olarak 1 yıl boyunca hazırlık eğitimi alarak, başarı ile sonuçlandırması gerekecek. Zorunlu karsiliklarin para politikasi acisindan onemi, zorunlu karsiliklarin, politika faizinin aksine yalnizca belirli faiz oranlari uzerinde etkili olmasindan oturu, sermaye akimlarini ... zorunlu, mecburi, zaruri, gerekli s. sıfat: Varlıkların ve kavramların (isimlerin) niteliklerini, sayılarını, ölçülerini belirtir. Tom paid the mandatory admission fee to enter the building. imperative adj adjective: Describes a noun or pronoun--for example, 'a tall girl,' 'an interesting book,' 'a big house.' (necessary) Zorunlu araç trafik sigortası şartlarına göre en uygun fiyat teklifi hesaplaması yap, en ucuz şirketlerden indirimli online araç zorunlu trafik fiyatı al. 0(850) 611 08 50; ... Aracın pert olması halinde ise sigorta, sigorta acentesi tarafından direkt iptal edilir. Zorunlu karşılıklar, mevduat kabul eden bankaların bu mevduatlara karşılık olarak, merkez bankasında tutmaları gereken mevduatlarının kanunen saptanmış oranıdır. Apple uses email marketing extensively to deliver targeted information to its database of millions of existing and prospective customers. These digital communications are particularly vital in supporting product launches and in educating customers so that they can get the most out of the products they own. In the EMEIA region Apple communicates with its customers across… Şuan Azerbaycan’da okullarda 1. sınıftan 9. sınıfa kadar okutulması zorunlu olan “Hayat Bilgisi” dersinin gündeme gelen din dersi zaruretini karşıladığını söyleyen yetkililer olsa da, gerçek tamamen farklı.Zira, “Hayat Bilgisi” dersinin dinle ve umumi anlamda İslam diniyle direkt bir bağlantısı yok. Dini Komite başkanının özellikle 'İslam dininin daha yüksek ... Muafiyet sınavından geçmek, 1 yıl hazırlık eğitimi almamak ve direkt olarak 4 yıllık lisans eğitimine başlamak için sınavdan yeterli puan almanız gerekmektedir. Bazı üniversitelerde geçme notu 60, bazı üniversitelerde 70 bazılarında ise 80 olarak belirlenmiştir. 100'lük sistemle harf sistemini eşleştiren tabloya bakmak ... Zorunlu karşılık oranları merkez bankaları için para politikası aracı olarak kullanılabilir. Piyasadaki para miktarı bu oranlarla ayarlanır ve bankaların kredi tabanını direkt olarak etkiler. ortalama T L zorunlu karşılık oranlarını %11’e, ağırlıklı YP zorunlu karşılık oranlarını ise %11,9 ’a çıkarmıştır (TCMB, 2013:38). TCMB 2014 yılının sonlarında finansal ...

Tanrı argümanları: Tanrının varlığına ve yokluğuna dair argümanlar üstüne üstünkörü bir inceleme

2020.10.16 08:51 KeldornTP Tanrı argümanları: Tanrının varlığına ve yokluğuna dair argümanlar üstüne üstünkörü bir inceleme

Tanrı konusu, açıkcası yazmak konusunda istekli olduğum, ama boyutu ve büyüklüğünden ötürü yazmaktan dehşet ile kaçtığım bir konu olmakla birlikte, en azından sadece bir konspet olarak bile insanoğlunun zihninde önemli bir yer kaplamıştır, öyle ki modern düşünürlerin yeni yeni çıkmaya çabaladığı, ki senin bir çok hatalarını kapatmış, eksiklerini gidermiş ve tek başına ortaya koymaya cürret edemeyeceğin savları korumana yardım etmiş bir etmenin yanından ayrılmak acılı bir süreçtir, bir düşünce şeklinin başlıca sebebi olmuştur.
O kadar dehşetverici bir düşüncedir ki, olması ya da olmaması her türlü irdelendiğinde varoluşumuz ve sonumuz hakkında terör hissederek titrememize sebep olacak kadar güçlü bir düşünce iken, gene de safi ihtimali dehşete düşüren bu kavramı temaşa etmek için ayrı bir heyecanlı, ayrı bir arik davranış sergileriz. Bazı akıllı kimseler, bu kavramın üstümüze getireceği felaketi öngördüklerinden, bu kavramı düşünmeden hayatlarını devam ettirirler. Ama, tıpkı Erasmus’un da yazdığı Moriae Encomium(Deliliğe Övgü)1 adlı eserinde, kürsüye çıkıp kendini öven Stultita’ya naaıl bir hayranlık ile kapılmışsa, ben de ahmaklığı, deliliği ve dehşeti kendi zihinlerine kabul etmiş olan filazoflara hayranlığım sebebi ile, her ne kadar kendimi Erasmusla kıyaslayacak kadar kör ve ahmak olmasam da, tıpkı Erasmus gibi, ben de tutkunluğunu, onları anlatan ve düşüncelerini okuycuların dimağına aksettirmek isteyen bir hayran olarak yazmak niyetindeyim.
Bu hayranlığım, ne bir tarafa, ne de ötekine duyulan bir hayranlıktır. Ben ne düşmanı olan Hector’a2 bir saygı ve hayranlık besleyen Ajax’ım ne de Patrocullus’a bir sevgi ve dostluk hisseden Achillesim. Aradaki çekişmeyi başlatan kişi olmasam bile, Kendimi Eris olarak görüyorum. İki tarafın da harika silahlarını, cephelerini, kişilerini, bir tarafa karşı bir yakınlık hissetmeden, hissetmiş olsam bile göstermeden anlatmayı ve iki tarafı da adil bir şekilde tanıtmayı işteyen bir hayranlıktır benim duyduğum.
Genel olarak, tanrı problemini ele alırken, hem ontolojik, hem epistemolojik argümanları incelemekle birlikte, bunlara karşı sav olarak öne sürülen savlara de yer vereceğim. O noktadan sonra, tanrı ile alakalı bir çok soruyu ve cevabı da inceleyip, bunun bilim üstündeki etkisine de bakacağım. Gönlüm tüm tanrı görüşlerini anlatmayı istese de, kendimi en çok tek tanrılı dinler, özellikle de abrahamic dinler ile meşgul tutacağım, çünkü en bilinen, dolayısı ile en hararetli şekilde karşı çıkışan ve de savunulan görüşler, bu dinlerin gölgesinde çıkmıştır.
Gene aynı şekilde, modern fizik anlayışının getirmiş olduğu, ve duruma bağlı olarak Tanrı argümanlarını desteklemek için, veyahut çirütmek için kullanılabilecek bazı bilgi ve teorilerin, ne için tanrı meselesini ilgilendirdiği, ve nasıl argümanları güçlendirmek için kullanılabileceğini de göstereceğim.
Çok Tanrılı Evren Tasarımı Hakkında
İlk dinlere baktığımız zaman, bize göre aşırı animalistik ve şamanistik olanları bir kenara koyduğumuz zaman, evrenin, çeşitli portfolyolara sahip kadim varlıklar tarafından boyundurluk altına alınmış olduğunu görürüz. Gerek yunan mitosu, gerek de sümer mitosu, bir çok göreve, şekle ve de kudrete sahip, sayıca çok fazla tanrı barındırır. İlk argümanımız aslında bu şekilde kabul edilen bir mitosun mantıklı olmayacağı yönündedir, ve temelde iki kişinin görüşüne yer vereceğim. Bunlar Atinanın at sineği Sokrates, ve Hippolu Augustinus’dur.
Euthypro3 diyaloğunda, kendi davasına az bir vakit kalmış olan Sokrates, babasının bir köleyi öldürmesinden ötürü onu şikayet edecek olan Euthypro ile karışlaşır. Adelet üstüne gelişen bir diyalog sırasında, Sokrates, hep yapmış olduğu gibi, Adaletin genel bir tanımını ister. Diyalog devam ederken Euthypro adaletin tanrılara tapma ve inanma olduğunu, çünkü kuralları koyanların onlar olduğunu savunurken, Sokrates, birbirleri ile dalaşan, laf eden, kavga eden, suç işleyen ve muziplik yapan tanrıların hepsinin de aynı adalete sahip olamayacağını, yani bu hepsini memnun edebilecek bir adaletin olmamasının yanında, adaletin de hepsi tarafından memnun edilemeyeceğini anlatır.
Belki bunu bir adım daha öteye götürebilirsek, Augustinius’un vardığı sonuca birlikte varabiliriz. Augustinius, gençlik yıllarında Zerdüşt dininin dualistik yapısını çok sevmiş olmakla birlikte, bir süre sonra, eşit güce sahip ve birbirine düşman iki varlığın, düzenli ve de oturmuş bir şey yapamayacağını düşündüğünden, hristiyan olur.
Cidden de baktığımız zaman, birbirleri ile muhteşem bir harmoni içinde olamayan varlıkların, düzenli bir şey yaratması ve sürdirmesi mantıklı değildir. Birinin yarattığını, birisi bozacak, birbirleri ile anlaşamayacaklar ve bu durumda biz nasıl olur da kaosun içinde koybolmayacağız? Çok tanrılı bir evren tasarısı cidden de, çok büyük bir engele sahiptir. Bununla birlikte içinden çıkılamayacak gibi de değildir.
Cidden de tüm tanrıların yaratım konusunda eşit olduğu bir durum var ise, o zaman bu işin içinden çıkılamaz olması kaçınılmaz iken, yunan mitolojisinde bulunan her tanrının eşit olduğu, ya da yaratımla sorumlu olduğu söylenilebilir mi? Ama bu durum gene tanrı kavramının tanımlanmasını güç kılıyor. Bu sıralama nasıl belirlenir, tanrı olmanın vasıfları nelerdir ve de ön önemlisi, evrene hükmetme durumunda da bir düzen olmaması durumu hala geçerliliğini korur iken, naaıl olur da çok tanrılı inancın bir kaosa sebebiyet vermeyeceği düşünülür? İşte bu gibi sorunlar, çok tanrılı dinlerin işinden çıkılamayacak çelişkilerle dolu olduğunu söylememiz için, az da olsa bir dayanak sunuyorlar. Gerçekten de, bu sorulara verilebilecek cevaplar, asla tam manası ile tatmin edici cevaplar olmayacaktır. Şayet çok tanrılı bir mitos, her zaman karmaşık olacaktır. Sonuçta insanlığın koruyucusu, sşk ve bereket tanrısı innanna aynı zamanda savaş tanrısıdır. Böyşe olduğu sürece de konu asla tatmin edici bir cevaba ulaşamayacaktır.
Şimdi, spesifik olarak çok tanrılı dinlere karşı yöneltilen en büyük soruları, argümanları( ya da bir argümanın çok çeşitli ifadelerini) öne sürdükten sonra, daha genel bir tanrı kavramı üstünde durmanın vakti gelmiştir.
Düzen Ve Amaç Argümanı
Öncellikle, gözlem üzerinde duran bazı açıklamalara yer vermek çok daha doğru olacaktır. Bu noktada teolojik bir argüman olan düzen ve amaç kanıtlaması üstünde durmamız doğru olacaktır.
Düzen ve amaç kanıtı, tanrının var olduğuna dair sunulan argümanlar arasından en sıklıkla kullanılan argümandır. Bunun sebebi, tamamen gözleme dayalı yapılan bir çıkarımın, hem daha kolay sunulabilmesi, hem de daha kolay aktarılabilmesinden ileri gelir.
Basitçe izah etmek gerekirse, Evrenin içinde bulunan her şeyin, incelendiğinde çok karmaşık olduğu, ve bu karmaşık yapıların hepsinin bir fonksyona sahip olduğu, bundan ötürü bu oluşan şeylerin bir yaratıcı tarafından oluşturulduğunu öne sürer. Mesela, en ilkel bakteriler bile, kendi içlerinde yaşamalarını sağlayan, çok önemli ve de yerinde fonksiyonlara sahipler. Aynı şekilde insan gözü de bizim bir şeyi görebilmemiz için birçok fonksyonu yerine getiren daha küçük parçaya sahipler. Gene insan vücudu çalışabilmek için çok hassas ve mucizevi bir çalışma prensibine sahiptir. Hatta, her biyom, kendi içinde aşırı hassas ve güzel bir dengeye sahip iken, yaratıcıdan şüphe etmek, en basiti ile absürttür. Bu dünyanın, tıpkı bir saat kadar karmaşık ve dengeli olduğunu görüp de, bir yaratıcısının olmadığını düşünmek saçmadır. Sonuçta nasıl olur da bir saat gördüğümüzde onu imal eden bir yaratıcısı olduğunu düşünüyor, rastgele oluştuğunu düşünmüyorsak, bir saate benzeyen dünyanın da elbette bir yaratıcısı vardır.
Bu kanıt kendi içinde mantıklı olmak için, karmaşık olan evren ile, gene karmaşık olan saatin birbirleri ile olan anolojisinin güçlü olduğunu varsaymamıza ihtiyaç duyar. Şöyle ki, saatin zaten üretilen bir eşyanolduğunu bildiğimiz için, bir saat gördüğümüzde yaratıcısı olduğunu var sayarız. Ama insanlığın kendi gözlerini açtığı, doğal durumunda var olurken gözlediği evren ve evrenin elemanları, üretilmiş olduklarını gözlememiş olduğumuz için aynı şekilde düşünmek yanlış olacaktır. Aynı şekilde, benzetmenin kendisi ise, çoğu yönden birbirine benzemeyen iki şeyi, sınırlı benzerlikleri üstünden aynı yere koyar, bu da aslında onun zayıf bir anoloji olduğunu bize gösterir.
Bununla birlikte, evrenin kusursuz olduğunu söyleyecek kadar da gözlemlemediğimiz de bir gerçektir. Hatta Richard Dawnkins(Ünlü biyolog ve Ateizm görüşünün modern savunucusu.) “Inside Nature’s Giants”(Doğanın Devlerinin İçinde)4 isimli belgeselinde bir zürafanın anatomisinde, larengeal sinirlerin aslında mükemmel olmayan, kusurlu bir şekilde olduğunu bize gösterir. Bu noktadan da, aslında bize bir yaratıcının olmadığını, canlıların tek seferde haratılan mükemmel varlıklar olmadıklarını, evrimle gelişen kusurlu canlılar olduğunu gösterdiğini iddia eder, bu da bizi başka bir konuya, evrim meselesine getirir. Evrim tek başına tanrıyı reddedemez, hatta hristiyanlar, ki papa bile kabul etmiştir, bunu canlıların en iyi açıklanma şekli olarak kabul eder, evrim sisteminin ise tanrı tarafından yaratıldığına inanırlar. Bu da gene ilk argümanımızı zayıflatır.
Bununla birlikte, evrende hastalık, depremler, seller ve hatta savaş suçları, işkenceler, katiller gibi kişilerin bulunduğunu da hatırlarsak, evrenin hangi noktada mükemmel bir tasarıma sahip olduğunu da sormak durumunda kalırız.( bu konuya kötülük probleminde döneceğim.)
Antropik İlke Argümanı
Tam da insan kötülük yapabildiği için bir tanrı vardır. İnsanın diğer hayvanlardan ayrılması, özel olması ve gelişmesi. Şanlı insanlık tarihimizde insanın buraya kadar gelmiş olabilmesi için, mulaka ki ona yardımcı olmuş, rehberlik etmiş bir gücün var olmuş olması lazım değil mi?
Antropik ilke argümanı bize, insanlığın şu an olduğu konumda olmasının bir raslantı olamayacağını, tüm kainatın bize olanak sağlaması için ayarlanmış olduğunu söyler. Sonsuz evrende, bilinen karmaşık yaşam formları bu dünyada. Oysa bizim gibi yaşama koşul sağlayan binlerce gezegen var iken, hidrojen evrende en fazla bulunan element iken, niye sadece biz varız? Bütün bunların tesadüf olmadığı, bizim burada olmamıza sebep olan şeylerin incelenmesinde gözükebilir.
Ancak bu şekilde düşünenler de, olasılığın rastgele bir ihtimal olmadığına ve lendilerinin bir plan içinde yer aldıklarına inansalar da, aslında bunun bir olasılık olduğu, en basit şekilde yanlış neden ile yanlış sonucun birbirine bağlanmış olabileceğini gözardı ederler. Nasıl ki Occam’ın usturası, bize en basit açıklamanın doğru olmasının dahanolası olduğunu söylüyorsa bu durumda bu bakış açısının da eksik olduğunu bilmek gerekir. Kişi kafasına kuş pislemesinden ötürü piyangoda kazandığını düşünmemeli. Bizim piyangoda büyük ikramiye kazanmamız, bu işin rastgele olduğu ve de bizim kazancak kadar bahtı açık bir kişi olduğumuz gerçeğinden fazlasını anlatmaz. Geri kalan spekülasyonların kanıtını vermez.
İlk Neden Argümanı
Antropik ilke argümanının yanlış bir sebep sonuç ilişkisi sonucu ortaya çıktığını varsaysak bile, evrenin bir neden sonuç zincirinde var olduğu gerçeği değişmemektedir. Evrende olan her şeyin bir nedeni var. Bununla birlikte, tüm nedenler de başka bir nedenin sonucudur. Böyle bir durumda her şeyin nedeninin takip ettiğimizde neye ulaşırız?
Yukarıda bahsettiğim ilk neden kanıtı ile antropik ilke kanıtı, gözlemlere dayalı iken, Kozmolojik kanıt diye adlandırdığımız ilk neden argümanı, tamamen empirik olgular üstüne kurulmuş bir çıkarımdır.
Daha önce de demiş olduğum gibi, eğer ki her şeyin nedeninin takip edecek olursak, ki nedenlerin planlı olmadığını varsaysak bile onar da birer sebep sonuç ilişkisi içindeler, evrenin var olmasının da bir nedeni vardır. Evren var olduğuna göre, onun sebebi olan bir yaratıcı da var olmalı, çünkü evrenin var olması sebepsiz yere olamaz.
Ama biz bu varlığı tanrı olarak kabul edersek, onun ilk ilke olduğu manasına geleceğini de kabul etmek zorunda mıyız? Nitekim, aynı şekilde ‘Peki tanrının sebebi ne idi?’ Sorusunu yöneltmemizin önünde hiç bir sebep yoktur. Sonuçta eksi sonsuza kadar devam edemeyeceğine dair bir empirik sebebe sahip değiliz.( bu konuya bilimsel açıklamalarda geri döneceğim)
Gene bir ilk nedende durabiliyor olduğumuzu varsayalım. Bu durumda o ilk neden tanrı demek zorunda olduğumuza dair de bir olguya sahip değiliz. Bu ley evreni yaratmış olsa bile, bunun akla, iradeye, mutlaklığa sahip olma gibi bir zorunluluğu yoktur. Bu durumda biz bu şeye tanrı diyebilir miyiz?
Ontolojik Kanıtlamalar
Bu noktaya kadar, empirik olan ve gözleme dayalı argümanlara baktık. Ontolojik argümanlar ise, zorunluluğa ve de gözlemlere dayanmadan, uslamlama kullanılarak elde edilen argümanlardır. Bu argümanlar savlarını, kendi varoluşlarından ötürü zorunlu kabul edilmesine yol açacak şekilde geliştirilmiş kuramlar olduklarından, çok güçlü ve çürütmesi çok zor argümanlardır. Öyle ki birazdan göreceğimiz gibi bu argümanlara verilen cevaplar bile tatmin edicilikten uzaktır.
Aziz Augustinus(354-430) bize tam olarak bir ontolojik argüman sunmamıştır. Gene de Confessions(İtiraflar)5 adlı eserinde, ondan sonra gelecek adamların da kullanacağı argümlanlar için bir zemin oluşturduğuna inandığım için buraya koymayı daha doğru buluyorum. Gene Augustine direkt olarsk bir ontolojik kanıt sunmadığı için, direkt olarak da kendisinden vir şey anlatmayacağım. Her me kadar anlatmak istesem de bu noktada bazı fedakarlıklar yapıp hozlı geçmem daha doğru olacaktır.
Augustine bize herkes ile ortak düşünebildiğimiz şeyler olup olmadığını sorarak başlar. Nitekim adalet kavramı, kişiden kişiye değişebiliyor iken, sarı rengi hepimizin kafasında aynı şeyi canlandıracaktır. Adalet, bakış açısına ve deneyime göre farklılık gösterecekken, sarı her zaman aynı gözükür, bu yüzden bazı düşünceler evrensel değil iken, bazısı evrensel olacaktır. Evrensel şeyler, var oldukları için evrenseldirler, dolayısı ile herkes tanrıyı düşündüğündüğünde, var olacak en büyük en güçlü varlığı düşünecektir. Bu varlık en güçlü ve en büyük olmak dışında düşünülemediği için var olmak zorundadır, çünkü bu kişiden kişiye değişemez şeklinde vir açıklama ile tanrının var olduğunu kanıtlar bize.
Modern bakış açısı ile bakıldığında, bu argümana şüphe ile yaklaşılabilir. Ne de olsa renk körlüğü diye bir durumun olduğunun farkında olan biz, herkesin kafasında sarı rengi aynı şekilde canlandırmayacağımı bilsek de, gene de bu argümana karşı üretebileceğimiz bir şey yoktur.( genel eleştirilerim bu kanıtlamayı da kapsayacak olsa da, direkt olarak bu kanıtlamayı hedef alan bir eleştiri bbulamadığımı, ya da koymayı gereksiz gördüğümü itiraf etmem gerekir.)
Yukardaki kanıtlamaya bakınca Anselmus(1033-1109) kendi argümanı da yaptığı açıklamada, mutlaka Agustinus’un düşüncesinden de etkilenmiştir dememek çok güçtür. Anselmus 1078 yılında Prolosgion6 isimli eserini tamamlıyor. Bu eserin 2. Kısmında bizi aşşağıdaki akıl yürütme şekli ile tanrının varlığına ikna etmeye çalışıyor, 3. Kısmında ise bunu çeşitlendirmeye çalışıyor.
l Tanım: Tanrı, kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyendir.
l Öncül: Kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen Tanrı düşünülebilir.
l Ara sonuç: Eğer ki kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen tanrı sadece zihnimizde olsaydı, ve gerçekte de var olan ve kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen bir şeyi de tassavuf edebiliriz, ama bu durumda tanrıdan daha yücesini tasavvuf etmiş olurduk, bu bir çelişkidir
l Sonuç: Tanrı var olmak zorundadır
İlk başta tanrının var olması için bir sebep gözükmese de, Anselmus burada haklıdır. Eğer ki Tanrı en yüce ise, bu durumda tanrının var olmayan hali, var olan halinden daha az yüce olacağı için, daha yüce halini hayal ettiğimiz şey, yani var olan şey tanrıdır demek istemiştir.
Ama bu argüman tanım konusunda belli eksikliklere sahiptir. Öncellikle, ne için var olmak, sadece zihinde olmaktan daha yüce bir durumdur, bunun açıklaması yoktur. Anselmus bunu kabul edeceğimize inandığı için ya da bunun çalışması için böyle bir şeyi kabul ettiği için argümanı çalışıyordur. Yücelik tam olarak nedir? Bunun da cevabını bize vermez.
Tabii bu gibi sebeplerden ötürü, bir sürü parodi argümanlar üretilerek bu düşüncenin aksi veya düşüncenin absürdlüğü kanıtlanmaya çalışılmıştır. Bunlar arasından en yeni argümanlardan Raymund Smullyan(1919-2017) 1984 de öne sürdüğü argümanı örnek vermek istiyorum.
l Tanım: Evren, tüm yaratımlar içerisinde en etkileyicidir olanıdır.
l Tanım 2: Yaratımın Kalitesi,a) yaratılanın gerçek kalitesi,b) yaratanın becerisine bağlıdır
l Öncül: Yaratan ne kadar sınırlandırılmışsa, veya ne kadar dezavantajlı ise, yarattığı da o kadar etkileyicidir.
l Öncül 2: En büyük dezavantaj var olmamaktır.
l Ara sonuç: Bu yüzden, evren var olan bir yaratıcının yarattığı en etkileyici eser ise, ondan daha etkileyici olan var olmayan bir varlık tarafından yaratılmış olan bir evrendir
l Ara sonuç 2: Var olan bir tamrı bu sebeple, ondan daha yücesi düşünülemez bir varlık değildir, çünkü daha etkileyici bir evren yaratan var olmayan bir tamrı vardır.
l Sonuç: Tanrı yoktur.
Bu parodi argüman, etkileyici olsa bile, benim gözümde daha da yetersiz ve daha da zayıftır. Çünkü, ilk argümanın aksine daha fazla noktada soru işaretleri bırakmaktadır. Mesela, Var olan tanrının niye olmayandan daha yüce olmadığının bir sebebini aslında bize vermez. Bize var olmayan bir tanrının yarattığı evrenin daha muhteşem olduğunu göstermekle birlikte, bunun birini diğerinden daha yüce yapması için bir sebep olarak ele almamız gerekmez. Bununla birlikte var olmayan bir şeyin nasıl bir şey haratabildiğini de bize söylemez. Hatta evreni en etkileyici yaratım olarak kabul etse bile, öyle olmak zorunda değildir. Birden fazla evreni yaratmak, daha etkileyici değil midir?
Bununla birlikte, Thinking Machines Coorperations’da çalışan Paul E. Oppenheimer ve Stanford Universtesinde bulunan Edward N. Zalta isimli iki kişi, On the Logic of the Ontological Argument(Onlolojik Argümanların Mantıkları Üzerine)7 adlı 1991 yapımı ortak çalışmalarında Anselmus’un informal kanıtlamasını modal haline getirip tekrar kanıtlıyorlar, ancak Reflections on the Logic of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanların Mantıkları Üzerine Tekrar Düşünme)8 adlı çalışmalarında, Anselmus’un öncüllerine saldırıyorlar. Ki saldırmalarında haklılık payı var gibi. 2011 yılında A Computationally-Discovered Simplification of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanın Bilgisayarla Keşfedilen Basitleştirilmesi)9 adlı makalelerine göre, Anselmus’un kanıtlamasını modus olarak girdikleri otomatik teorem kanıtlayıcısı PROVER9 Anselmus’un kanıtlamasını doğru bulmakla kalmıyor, tek ve daha güzel bir öncülleme ile modifiye ediyor. Ancak bunu yaparken, birincil derece mantık kullanarak işlerini hallettikleri için, being ve existance’ı iki farklı yüklem olarak öner sürdüklerini de söylemem gerekir.
Buradan, aynı mantıkta, fakat farklı bir şekilde kanıt öne süren René Descartes(1596-1650) 1641 yılında Meditationes de Prima Philosophia(İlk Felsefenin Meditasyonları)10 adlı eserinin beşinci meditasyonunda Anselmus’unkinden farklı bir ontolojik argüman sunmaya çalıştı. Zira çok farklı olmasa da, bazı noktalarda daha farklı bir anlatışta bulunduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Descartes, Zihnimizin dışında da var olan ve de zihnimiz tarafından icat edilmemiş bazı kavramların olduğuna inanır. Mesela üçgen gerçekte var olmasa bile, iç açıları 180 eden, 3 köşeli ve 3 kenarlı bir kavramdır, be bu kavram dışına çıkamaz.
Elimizdeki bu bilgi ile, üçgen kavramından, üçgenin ne olduğunu ve zorunluluklarını çıkarabildiğimiz gibi, tanrının da ne kendisinin kavramından çıkarabiliriz.
Tanrı, mükemmelliklerin tümüne sahiptir, var olmak mükemmel olduğu için, tanrı var olmak zorundadır diyor. Her ne kadar biz şu noktada Anselmus ile daha farklı şekillerde tanımlamışlardır desek de, Anselmusun sorunları aynı zamanda Descartes’ın sorunlarıdır.
Mükemmelliklerin bir açıklaması yok. Mükemmel nedir, var olmak niye mükemmeldir gibi soruları cevapsız bırakıyor. Tabii, hızlı geçeceğim için bu kadar az yazsam da, Descartes’ın açıklamaları daha uzundur bu konuda. Gene de aslında olan tek şey, ‘Daha yücesi hayal edilemez’ tanımı yerine ‘Tüm mükemmelliklere sahip olan’ tanımı yapılmıştır.
Bunun dışında, sadece Descartes’ın kendi ontolojik argümanına özel yapılan bir çürütmeden bahsedecek olursak, Gottfried Wilhelm Leibniz‘in(1646-1716) 1676 yılı ve sonrasında, geleneksel tanrı açıklamasının yetersiz kaldığı düşüncesi ile birlikte, bu geleneksel düşünce ve kanıtlamaları çürütmek, eleştirmek ve daha iyisini yaratma işine girmiştir. 1684 yılında yayımlamış olduğu Meditations on knowledge, truth, and ideas(Bilgi, Fikir ve Gerçek Hakkında Meditasyonlar)11 adlı tez çalışmasında, Descartes’ın tanımını çelişik bulmuştur. Tanrı tüm mükemmelliklere sahip ise, içinde birbirinin karşıtı olan ve birbirine aykırı olan mükemmelliklere de sahiptir. Bir şey, kendi karşıtlığı ile birlikte iken, en mükemmel halinde değildir, o zaman tanrının bu şekilde tüm mükemmelliklere sahip olması başlıca bir çelişkidir.
Bununla birlikte Leibinz, 1676 da yazdığı Quod ens perfectissimum existit(Ve Mükemmel Varlık)12 isimli makalesinde mükemmeli tamımlayarak çok önemli bir açığı kapamıştır. Mükemmel “Pozitif ve mutlak olan veya sınırlara tabii tutulmadan kendini açığa vuran basit özellik” olarak tamınladığı için, tüm mükemmeller, birbirleri ile çelişemeyeceklerinden, yani mutlak veya sınırsız olacaklarından çelişemeyecekleri için, tanrı mükemmel olan her şeye sahiptir.
Bununla birlikte gene biz bu tür tanımlamalara genel olarak, ger şeyin iddia edilebileceği, düşünülebileceği şeklimde gelebiliriz. Mesela, uçan bir su aygırı veya memeli bir baykuş hayal edebilmem, bunların gerçek olduğunu, var olduğunu göstermez. Ama bu eleştiri de, çok başarılı değildir. Zira, tamrı her şeyi bildiği ve mükemmel olduğu, yüce olduğu için zatem var olmak zorunda bırakılırken, bu varlıklar, bu kadar büyük özelliklere sahip olmadığından var olmak zorunda, dolayısı ile gerçek olmak zorunda değildir. Memeli baykuşun varlığı, koşullu bir önermedir.
Bununla birlikte, her ne kadar yukarıdaki isimler informal mantık ile bir ontolojik kanıtlama sunmuş olsalar da( ve bunlar modal şekilde modifiye edilebilseler de) ciddi bir modal görüşü de açmanın vakti gelmiştir. Bu noktada başvuracağımız kişi, en büyük mantıkçılardan birisi olan Kurt Gödeldir.(1906-1978)
Gödel 1970 yılında Dana Scott’a ontolojik kanıtını gösteriyor. Bu kanıt ciddi modal mantık içermekte ve de Leibinz gibi ciddi tanım ve mantık çizgisinde gitmektedir. Modal mantık, olası olarak ve zorunlu olarak sembollerini de barındırdığı için, bir önermenin doğruluk cerecesinden bahsetöeyi mümkün kılıyor. Yukarıda bulunan diğer önermeler, bu şekilde yazılmadığı için bu derece besleyici ve önemli değildir.
Şimdi Gödelin argümanına bakalım.
l Belit 1: Her özellik için, o özellik pozitif değildir ancak ve ancak o özelliğin değili pozitifse(P)
l Belit 2: Pozitif bir özellik tarafından zorunlu olarak gerektirilen her özellik pozitiftir.
l Teorem 1: Pozitif özellikler olası olarak örneklendirilir
l Tanım 1: Tüm pozitif özelliklere sahip olan şeye G diyelim(God)
l Belit 3: G pozitiftir
l Ara sonuç: Olası ihtimalle bir G vardır.
l Belit 4: Pozitiflik zorunlu olarak pozitiftir
l Tanım 2: Bir objede var olan, ve o objede bulunan her şeyi zorunlu kılan şeye ess(öz) diyelim
l Teorem 2: Tanrı olmak(G) Gnin özüdür
l Tanım 4: Tüm özleri zorunlu kılan şeye NE( Zorunlu var olma hali) diyelim.
l Belit 5: Zorlunlu olarak var olmak pozitiftir.
l Teorem 3: Tanrı var olmak zorundadır.
Bu kanıt da otomatik teori kanıtlayıcıları ile kanıtlanmıştır, kaldı ki biçimsel olarak da hatasızdır. Buna rağmen, pozitif nedir bu konuda bir tanıma rastlamıyoruz. Bu sebepten ötürü ne için var olmak bir pozitifliktir buna da cevap veremiyoruz.
Bununla birlikte pozitif olmak kanıtlamaya göre bir zorunluluk, dolayısı ile aslında olası olan her şeyi de zorunlu kılmış oluyor. Bu noktada olası ile zorunlu arasında bir fark koyması tamamen abes kaçıyor.
Bununla birlikte, bir kaç açıklama sunuluyor tabii ki. Bunlardan bir tanesi, tanrı gibi zorunlu bir varlık, nasıl oluyor da olası veya tesadüfi bir şekilde evreni yatatıyora cevap olarak özgür iradesi ile yarattığının cevabını verebilir, ki bu da hem felsefi hem de bilimsel olarak eleştiriye tabii(Gene geleceğim bir konu.). Gerek quantum gerek çoklu uzay teoremleri ile tartışılabilecek bir konu. Veya Leibinz gibi bu dünya, var olabileceklerin arasında en iyi dünyadkr diyerek de, soruna çözüm bulmaya çalışabiliriz. Çünkü David Lewis’in(1941-2001) Modal gerçeklik teorisine göre, bizim var olan dünyamız( zorunlu olmasına rağmen) olası olup da zorunlu olmayanlarla bir fark bulamayacağımız bir dünyadır.
C. Anthony Anderson(1940-) ise pozitifin kendi içinde bir çelişki barındırdığını iddia etmiştir. Öyle ki, ortalama boy pozitif bir özellik olmamasına rağmen, var olduğu için bir pozitifliktir, ama pozitif olmadığı için ortalama boydur. Buna rağmen, pozitiften kastın tanımı verilmediği için buna tam olarak bir doğruluk biçmek, maalesef ki mümkün değildir.
Başka bir Modal argüman için Alvin Carl Plantinga’ya(1932-) bakalım kendisinin argümanı, gene ve her zamanki gibi bir şeylerin kabulüne dayanmakla birlikte, kendisi bunu kabul ettiğini ve de asıl amacının kanıtlamaktan çok mantıklı bir şekilde böyle düşünülebileceğini göstermek istediği için böyle bir ontolojik argüman sunmuştur.
l Belit 1: Ahlaksal olarak mükemmel olan, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlık olsun, ona da en muhteşemlik diyelim
l Belit 2: Olası olarak var olan her gerçeklikte en muhteşem olan bir varlık olsun. Ona en yücelik diyelim.
l Belit 3: Ve de bu varlık zorunlu olarak var olmak zorunda olsun ve de bu yüzden zorunlu olarak en yecliğe sahip ise ona da en yüce diyelim
l Ara sonuç: en yüceliğe sahip bir varlığın olduğu olası bir gerçeklik var
l Terorem: Bu yüzden zorunlu olarak en yüce vardır.
Kötülük ve Özgürlük
Ontolojik argüman üstüne daha fazla yazı yazmayı düşünmesem de, argümanın bize sunduğu çok güzel bir noktadan yararlanarak başka bir soruna doğru kayalım. Yukarıda argümanın içinde bulunan en ahlaklı, bana Epikür’ün(341-270 M.Ö.) bir deyişini hatırlattı.
“Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse o güçsüzdür. Yok gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor? Öyleyse o, kötü niyetlidir. Hem güçlü hem de iyi ise kötülük nereden geliyor?”
Epikürün sormuş olduğu bu soru, önemli bir sorundur cidden de. Baktığımızda, özellikle günümüzde hala ciddi bir takipçi sayısına sahip dinlerde, Tanrının şefkat dolu, iyi ve de en iyi olduğundan bahsedilir. Yukarıdaki argümanları diğer tanrının varlığını kanıtlama konusunda bir hataya düşmediğini var sayarak incelesek bile, müslümanlığın Allah’ı veya yahudiliğin Yehweh’i bu soruları görmezden gelemezler. Onlar iyi ve de ahlaklı tanrılardır. Bu durumda onları, kendilerinin de kabul etmiş olduğu bir kötülük varken bile nasıl iyi kabul edebiliriz?
Bu dünyada insan eli ile yapılmış bir sürü kötü şey var. Zaten bunu kabul ettiği için bu dinler, kötüleri cezalandıran bir ölümden sonra yaşanılabilen bir öteki hayat bahşediyorlar. Bu tanrılar, kötülüğü yarattıkları için kötülük yapıyoruz. Dolayısıyla onlar için iyiler diyemeyiz. Bu şekilde düşünmek, hiç bir şekilde hatalı olmamakla beraber, buna bir kaç cevap verilebilir.
Bunlardan en kolayı, tanrının saf iyi olamayacağını kabul etmek, veya kötü bir tanrının varlığını kabul etmektir. Bazı gnostik düşünce okulları, dünyanın yaratıcısı ile kainatın yaratıcısını iki ayrı varlık olarak görürler. Dünyayı yaratan demiurge kötü ve acımasız iken, İsa figürünün babası olan Tanrı ise iyi bir tanrıdır. Bu şekilde eski ahit ile yeni ahitin tanrılarının arasındaki farkı da açıklarlar. Ama bu, eşitlerse, ilk başta demiş olduğum çok tanrının problemi sebebi ile saçma olurken, bir hiyerarşiye sahip olmaları durumunda, iyi tanrı önder ise, gene kötülüğe göz yumuyordur, eğer ki kötü tanrı bir liderlik ve yücelilik gösteriyorsa, o zaman da epikürün demiş olduğu güçsüz tanrı olmuş oluyor. Her türlü de bu soruna ciddi ve tatmin edici bir cevap verebilecek bir öneri değildir bu.
Daha tatmin edici olan cevap ise özgürlük olacaktır. Baktığımız zaman özgür irade dediğimiz şeyin var olabilmesi için en temelinde bir seçim yapma hakkımız olmalı. Seçim yapabilmek için ise iyi olana bir alternatif lazım. İki şey arasından alternatif seçmek ise olay, iki iyi arasından seçim yapılabilir, değil mi?
Buna cevabım hayır olacaktır. Herhangi bir iyilik hiyerarşisinin kurulabilmesi için, gene iyilikle kıyaslanıp, onu azaltabilecek bir kötü durumunun da bulunması gerekir. Çünkü sadece iyinin olduğu noktada, iyi tek bir formda kendini en açık ederek gözükecektir. Başka türlü kendini gösterebilmesi için, çeşitli tonlara bürünmesini sağlayacak etmenlere ihtiyaç vardır. “Hangisi daha mavi?” Sorusuna cevap verebilmek için, birisinin daha az mavi olması lazım. Bunun için de o rengin içinde başka bir renkden bir tutam bulunması lazım. Bu yüzden de kötülük, iyilik için bir şarttır.
Peki özgür olmaya ne için ihtiyacımız var? Bu sorunun cevabı, iyi olabilmek için olurdu. Kirli bir odayı, temizlemek dışında alternatifi bulunmayan birisi mi daha temizdir, toksa temizlemek zorunda olmamasına rağmen, temizlememeyi seçebilecekken temizleyen kişi mi? Bu sorunun cevabı tabii ki de kendi isteği ile temizleyen kişidir. Çünkü o, özgür iradesi ile seçmiştir. Bu yüzden dünyada var olan iyilik, özgür irade ile yapıldığı için çok daha değerlidir. Gene tanrı iyi olduğu için, en büyük iyiliği yaratacaktır. En büyük iyiliği yaratmak için özgür iradeyi yaratıyor olması lazım, bundan ötürü tanrı kötülüğü yaratmıştır. Hatta bir adım ileri gidelim, tanrı da iyilik yapma konusunda özgürdür, kötülük yapacak potansiyele sahip olmasına rağmen ebediyen iyilik yapacak olduğu için de hem en özgür, hem de en iyi varlıktır diyerek, ontolojik argüman kısmında bahsetmiş olduğum çoklu evren, potansyel evren ve de zorunlu evren problemini de burada kapatmış oluyorum.
Gene de, bu doğal afetleri, depremleri, yangınları ve hatta hastalıkları nasıl açıklar? Bunların bizim özgür irademizle arasında nasıl bir bağ vardır?
Buna da evrenin kendisinin seçim yapabiliyor olduğu cevabını verebiliriz. Sonuçta evren de tanrının yaratımı olduğu için, aynı mantık ile onun da özgür seçimlerle nasıl devam edeceğini seçebilmesinden daha doğal ne olabilir? Bu noktada evrenin, gene insan aklı, iradesi ve kendi özgür seçimi ile, bir noktada sadece iyi seçecek bir evren olacağına inanmalıyız.
Bu elbette ki çok daha tatmin edici bir cevap olsa da, gene de sorgulardan ve karşı görüşlerden uzak durabilecek konumda değildir. Mesela özgür olduğumuz için kötülüğün var olduğuna karşı verilebilecek en güçlü cevap özgür iradenin cidden de en iyiye doğru evrilip evrilemeyeceği olabilir. Mesela en iyi için yaptığımız temellendirmeyi, en kötü için de yapabiliriz. En büyük kötülük, iyilik yapabileceklen yapmamayı tercih ettiğimiz durumdaki kötülük ise, bu durumda özgür olmak bizi ve de tanrıyı kötü kılmaz mı? Veya, özgür irade yüzünden acı çeken insanlara soracak olsak, onlar bize bu özgür iradenin getirdiği ızdırabı, ciddi manada özgür olmayan ama sadece iyilik yapan bir gerçekliğe tercih etmeyeceğini söyleyebilir miyiz? Bununla birlikte, aslında özgürlük savunmasında ikinci bir temel kabul daha vardır, o da özgürlüğün kendisidir. Oysa ki bizim davranışlarımız, deneyim, kurallar ve koşullar çerçevesinde çoktan belirlenmiş şeyler de olabilirler.
Bu noktadan sonra tanrının özgürlüğüne gelip, kapanmış bir kapıyı aralayıp, son bir defa o aralığından bakmanın vaktinin geldiğine inanıyorum. Özgür irade tanrıda da varsa, bu yaratılabilecek evrenler içinden en iyisinde olduğumuzu gösterir, ve bu yüzden de diğer evrenlerin potansyel olarak ne olduklarına getirir, hatta aslında ilk nedene kadar da geriye gitmemize sevep olur. Şayet çoklu evrenler veya tek evren, bu konuların günümüzdeki yorumlamaları, ister istemez böyle karman bir yapıya girmektedir.
Evren Teorileri Ve Tanrı
Şimdi, aslında antropik ilke, ilk neden argümanı ve benzeri konularda yazmaya devam edebileceğim kadar konu varken, niye bunları yarıda kesmek zorunda kaldığımı anlatmam güzel olur. Genel olarak düşünceler, argümanlar ve de felsefe üstüne yazılı bir ödev olacağından, hatta dersin ismi metafizik olduğundan, uçları doğa bilimlerine dayanan bu cevapları diğer konularla bir arada yazmak istemedim. Çünkü metafizik, fiziğin hep ötesinde kalacak bir konu iken, benim onları aynı noktaya koyacak olmam kesinlikle sansasyonel olurdu. Bu yüzden de en sona alma gibi bir karar vermem anlaşılır olmuştur umarım. Gene yukarıda kapattığımı söylediğim konuları tekrar açacak olduğum için de kızılabilir, ancak bu noktada kendimi savunmayıp bana kızanları da kucakladığımı söyleyerek konuma geri dönüyorum.
Gene uzmanlık noktam, lisans alanım, ya da ayrıntılı bir okuma yaptığım alanlar olmadıkları için, üstün körü geçeceğim üstlerinden, bunu da bildirmek önemli.
Öncelikle, çok popüler olan big bangin kısa bir açıklamasını yapmak doğru olacaktır.
Big bang teorisi, evrenin büyük bir patlama ile yayıldığını bize anlatan bir toeridir. En düz şekilde, evren çok yoğun ve sıkışık iken, patlayarak genişlemeye başlamıştır, bu genişleme hala devam etmektedir, ve uzun bir sürenin sonunda günümüzdeki halini almıştır.
Bu teori ister istemez insanın aklına İlk neden argümanını getiriyor. Ve ilginç bir şekilde bu konuda diyecekleri var.
Big bang teorisinin kabulü üstünden geliştirilen Borde-Guth-Vilenki adlı teori, ikş farklı konuda da ayrı bir ışık tutuyor.
Arvind Borde, Alan H. Guth, Alexander Vilenkin adlı 3 kişinin hesaplamaları ve teorilerin göre hazırlanmış olan ve bu üç kişinin soyisimlerinden ismini kazanan Borde-Guth-Vilenki teorisi, zamanın eksi sonsuza gidemeyeceğini, dolayısı ile ilk sebebin var olduğunu göstermekle birlikte, çoklu evren tasarısının mümkün olmayacağını savunarak, görünürde Leibnz ve de Lewise bir darbe vuruyor. Bununla birlikte, belki de evrenin düzen ve antropic ilke argümanlarına da çok güçlü bir sav daha verecek.
Antropik ileye güçlü bir kanıt olarak verebileceğimiz bir başka örnek ise, gene big bang teorisinin anomalilerinden olan baryon asimetrisidir. Teoriye göre, big bang olduktan sonra, evrende eşit miktarda madde ve anti madde olmalı iken, bunların eşit olmaması ilginç bir durumdur. Şöyle ki dinyayı oluşturan her şeyin bir anti maddesi var, dolayısı ile dünyanın hatta evrenin kendini nötrleyecek olan madde ve anti maddeden ötürü var olamaması lazımdı. Doğal halinden ötürü var olamaması gerekn bir şeyin var olması, belki de insanlığın yaşamının rastgelelikten çok daha farklı bir şeyden ötürü oluştuğuna dair kanıt olabilir.
Bu kanıta verilebilecek başka bir savunma ise, genel olarak insan merkezli bir evren tasarısını savunmak için kullanılabilecek bir bilgiyi bize sunar.
Kopernik, astronominin en önemli isimlerindendir, ve kendisi kopernik prensipleri dediğimiz prensipler ile dünyanın evrenin merkezinde olmadığını göstermiş, ve bu sayede modern astronomi, evren incelemesi hatta fiziğin temel taşlarından birisi olmuştur olmasına da, kimse 500 sene blyunca kopernik prensiplerini onaylamayı denememiş bile. Fakat günümüzde iki fizikçi olan Robert Caldwell ve Albert Steppins CMB leri yanı kozmik mikrodalga arkaplanını inceleyerek, erenin aslında kopernik prensipleri ile çakıştığını, ya da birazcık yanlış çıkardığını kanıtladı. Yukarda da bahsetmil olduğum gibi, evrende bir antimadde ve madde dengesizliği var, ve dünya bu dengesizliğin kırılma noktasında. Evren her yerde homojen değil, bilakis bizim bulunduğumuz gölgeye doğru bir yoğunlaşma veyahut merkezleşme yaşandığını söyleyebiliyoruz. Bu da gene evrende bir yaratıcının işi olarak görülüp, savunulunabilir.
Bununla birlikte, her ne kadar big bang bu tür sorunlarla karşı karşıya olsa da, başka evren tasarıları ile, önümüze konan sorunları aşabiliriz.
Big bang kadar bilinir olmasa da, Plazma kozmoloji teorisi en az 60 yıldır aramızda olan bir teori. Teoriye göre, evrenin var oluşunda ionlaşma ve plazmanın çok önemli olduğuna dair bilgiler veriril. Bununla birlikte evrenin bir başlangıcı yoktur, evren ionlaşma sonucunda bir plazma tabakasının oluşması ile evren olur, en temelinde bir başlangıç, ya da öncesi gibi durumları konuşmaya gerek kalmadan bir evren tasarısı kurarak, hem baryon asimetrisine çözüm bulur, hem de Borde-Guth-Vilenki teorisinin getirdiği cevaplar big bangin olmak alrunda olmasına dayalı olduğu için, hem çoklu evren tasarısını bozmaz, hem de bir ilk neden arayışına girmeyi zorunlu kılmaz.
Ve görüyoruz ki, kesin bir anlama veya cevap, en azından bu konu için, bilimle bile mümkün değildir. Şayet tanrı meselesi üstüne, burada özet geçtiğimden çok daha ayrıntılı ve de fazla konuşulmuştur. Gene de şu noktada, doğru konuları, olabildiğince kısa ve düzgün bir şekilde aktardığıma inanıyorum, bu yüzden de bu çalışmayı, memnun kalmış bir şekilde sonlandırıyorum.
submitted by KeldornTP to ilericilik [link] [comments]


2020.10.10 18:27 RealSerdar İstanbul Sözleşmesi hakkında bazı sorular ve eleştiriler.

Sloganı güzel: "İstanbul sözleşmesi yaşatır" Kısa, akılda kalıcı, kendine has bi ritmi var. İnsanda paylaşma hissi yaratıyor. Bu tür bir slogana karşı olmak çok zor. Çünkü kim insanların yaşatılmasına karşı gelebilir ki?
 
Sözleşmeye olan eleştirileri izledim. Aklıma yatanları ve yatmadığı halde bende soru işareti uyandıran kısımları şunlar. Sözleşmeyi okudum da. Ama kontrat şeklinde yazıldığı için ve hukuk geçmişim olmadığı için eleştirileri dinlemeyi tercih ettim. Bir kontratta yazan ince husuları o eleştirilerde detaylı dinledim. Eleştiriler ise genelde "şeytan ayrıntıda gizlidir" tarzında.
 
Sözleşme burda: https://im.habertürk.com/ımages/others/2020/02/20/STANBUL_SÖZLEŞMES.pdf
 
Madde 3-c: Toplumsal Cinsiyet:
Sözleşme neden buna bu kadar vurgu yapıyor. Kadınların toplum içindeki görevleri ile kadına şiddet arasında direkt bağlantı mı görüyorlar? Kadınlar ve erkekler yapı olarak birbirilerinde farklılar. Milyonlarca yıllık bir ayrımdan bahsediyoruz. Bu ayrım lafı başka bi sub'da tepki aldı. Kadınlar erkeklere göre daha hassastırlar mesela. Kadınla erkeğin hassaslığı aynı değil. Bunun sebebi binlerce yıllık evrim. Bu yeti onların binlerce yıldır aynı anda birden çocuğa bakmasından gelmiyor mu? Mesela 1000 yıl önce bir kadın 4-5 çocuğa bakarken onların sağlığından, can güvenliğinden sorumluydu. Fare gelip çocuğun elini yiyebilir, akrep sokabilir, çakal gelebilir, çocuk dışardayken bi haydut çocuğu kaçırabilir. Bütün bu sebeplerden dolayı çocuğa bakmakla sorumlu olan kadınların bütün radarlarının gün boyu açık olması onları daha hassas varlıklar haline getirmedi mi? Bu ayrım kadına olan şiddeti azdıran bişey mi? Mesela bir kadın bir bebekle saatlerce oynayıp ilginebilirken, bir erkeğin bunu yapamaması, ama bir kadının da bir erkek gibi fiziki zor işlerin altına girememesi, bunlar toplumsal cinsiyetçilik mi? Yoksa bunlar aslında binlerce yıllık bir toplumsal gelişimin organik sonuçları mı? Eğer erkekler kadınları kendileri ile eşit görmeye başlarlarsa, kadınlara erkeklere davrandıkları gibi davranmaya başlarlarsa bundan zararlı çıkacak olanlar yine kadınlar değil mi? Son 50-60 yıla kadar gelen bu doğal-seleksiyon merkezli toplumsal durumun bugün kadına şiddetin temeline konulması size artniyetli gelmiyor mu? Bana geliyor.
Mesela "toplumsal cinsiyet" derken bu seçilebilen bişey mi? Hani biz doğamız gereği erkek kadın rollerini paylaşmıyoruz da, ailenin ve toplumun zoruyla mı erkek kadın rollerini üstleniyoruz? Mesela aile, toplum, kültür olmasa, erkek-kadın arası bi fark kalmayacak mı? İki cinsiyet arası geçişler normalleşecek mi?
Şunlar toplumsal cinsiyetçilik mi?
  • Erkeğe mavi, kıza pembe giydirmek
  • Erkek çocuğuna erkek ismi, kız çocuğuna kız ismi vermek
  • Erkek çocuğuna aslan yeğenim, kız çocuğuna tatlı kızım demek
  • Erkek çocuğuna top, silah, kepçe, kız çocuğuna bebek hediye etmek.
Bu saydıklarımı cinsiyetçi değerlendirmek kültürü, geleneği, göreneği yok saymak, değersiz saymak değil mi?
Bütün bu saydıklarımla kadına şiddet arasında ne bağlantı var?
 
Madde 3-a: Ekonomik Şiddet diyor.
Ekonomik şiddet nedir? Erkek emlakçı karısına "şu müşterin beni rahatsız etti, onunla bi daha iş yapma" derse bu ekonomik şiddet mi? Şiddet ise, devlet bunun üstüne, erkek sanki karısını dövmüş gibi, kararlılıkla mı yürümeli? Madde 4-1 diyor ki "Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.". Sanki bu durumda devlet, yargı sistemi gemi azıya almalı gibi bi sonuç çıkmıyor mu? Bana kadın-erkek arası organik ilişkinin yerini suni, yapay bir ilişki çeşidi alacak gibi geliyor.
Psikolojik şiddet: Bir erkek karısına elinde olmadan bağırırsa, ve kadın erkeği şikayet ederse, o erkeğin uzaklaştırma kararıyla cezalandırılması sizce doğru mu? Normalde karı-koca ilişkilerinde edilen kavgalar, tartışmalar gönül almalarla bitmeli iken, devletin bekçi başı gibi aile kurumunun üstünde bir tarafın şikayetini beklemesi topluma ne kadar faydalı.
Sizce bu tür bir psikolojik şiddet ile cinsi/fiziki şiddet aynı şeyler mi?
Mesela bir kadın iş eğitimi için eşinden arabasını istese, iş eğitimine işyerinde çalışan başka bir erkekle gidecek olsa, ve kadının eşi ister kıskançlık, ister başka bi sebeple arabayı vermezse, bu erkeğin karısının ekonomik açıdan güçlenmesine engel teşkil ettiğinden dolayı ekonomik şiddet olarak görülebilir mi? Burda kadın erkek ilişkini robotlaştıran bir amaç yok mu?
Bu kadın kocasından bu iş eğitimi için ekstra para isterse ve koca vermezse, bu da ekonomik şiddet kavramına girmiyor mu? Madde 3-a diyor ki "Kadına karşı şiddetten, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;". Adam para vermezse ekonomik zarar ve acı verdiği için sanki kadını dövmüş gibi değerlendirebilir mi? Eğer yok o kadar diyorsanız, istanbul sözleşmesi bu 4 çeşit şiddetin (ekonomik, cinsel, psikolojik, fiziksel) hepsini aynı tutuyor.
Bana kadınla erkek arasındaki gönül ilişkisini robotlaştıran bir amaç var sanki. Ama destekleyenler "ekonomik şiddete karşıyım" diyip destekliyor heralde?
 
Madde 4-3: Cinsel yönelim:
Mağdurların hakları cinsel yönelim konusunda ayrımcılık olmadan korunmalı diyor. Sizce, örneğin 13 yasındaki bir erkek çocuk "ben kadın olacağım" derse, aile buna karşı çıkarsa bu çocuğa karşı psikolojik şiddet midir? Bu kanuna göre aile içi şiddetin engellenmesi gereğince devlet çocuğu aileden alabilir mi? Madde 45 tedbir açısından çocuğun velayetinin aileden geri alınmasının yolunu açıyor. Avrupada olduğu gibi, aileyle çocuk arasında cinsel yönelimden dolayı bir gerilim olduğunda bunu aile içi şiddet sayıp çocuğu aileden alma yetkisine sahip bi devlet gücü var. Ben bunun Türk kültürüne ait olmayan bir şey olduğunu düşünüyorum.
 
Madde 45- yaptırımlar Taraflar Bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçların, ciddiyetleri dikkate alınarak, etkili, orantılı ve caydırıcı cezalarla cezalandırılması için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır. Taraflar faillerle ilgili olarak aşağıda belirtilen diğer tedbirler de alabilirler: 1) hüküm giyen şahısların izlenmesi veya bu şahısların kontrol altında tutulması; 2) Çocuğun menfaatleri, ki buna çocuğun güvenliği de dahildir, başka bir şekilde teminat altına alınamıyorsa velayet haklarının geri alınması.
 
Madde 12-1:
Örneğin çocuğa bakmak annenin görevi tarzı bir töre, gelenek var. Bunun kökünün kazınmasının yolu açılıyor. Kadınlar binlerce yıldır çocuk doğurup bakmış. Bir çocuğun uzun süreli ilgi açlığını bir erkek bir kadın gibi gideremez. Anne çocuğunun ağlamasını, isteklerini saatlerce çekebilir ama binlerce yıldır görevi eve aş getirmek olan bir erkek bu görevi yerine tam getiremez. Şimdi devletten bu konuda beklenen ne? Okullarda çocukluktan itibaren çocuklara "annenin çocuğa olan görevleri ile babanın görevleri birebir aynıdır" falan mı dicez? Ayrıca annenin çocuğa bakma görevinin kadına şiddetle ne alakası var?
 
Madde 12-5 ve 42: Sözde namus kavramından bahsediyor. Örneğin ben pavyonda çalışmak istiyorum diyen bir kadın kocası bağırır ve hayır derse, bu hem aile içi şiddet hem de ekonomik şiddet mi sayılacak? Eğer bu da bi çeşit şiddetse, devletin erkeğe bu konuda yaptırımı ne olacak? Bir sonraki aşama ne? Vatan namustur kavramı da "sözde namus" mu olacak?
Genele vurursak. Mehmet Akif "İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyeek" derken sözde namustan mı bahsediyordu?
Namus cinayetleri oluyor diye namus kavramını boş göstermek, hedef göstermek değil mi bu?
 
Madde 36-3: Birlikte yaşayan eşler diyerek batıdaki "common-law partnership" kavramını Türk sosyal yapısına evlilikle aynı seviyede getiriyor. Bu toplumun değiştirilmesi değil mi? Kadına şiddetle alakalı bi dokümanda bunun ne işi var?
 
Madde 48 - Aile büyüklerin elinin kolunun bağlanması
Her türlü şiddette (ekonomik, psikolojik, fiziksel), her türlü uzlaştırma ve arabuluculuk yasak.. Türk kültüründe bir çiftin arası bozulduğu zaman aile büyüklerinin araya girmesi var. Bu sözleşme bu ailesel müdaheleyi isteğe bağlı suç haline getirebiliyor. Neden? Türk aileleri çocuklarının (kız ya da erkek) ailevi problemlerine müdahale ettiklerinde bunun kendilerini adalet sistemi ile yüzyüze getirebilecek bişey olduğunu öğrendiklerinde hala istanbul sözleşmesine destek verirler mi?
Bu olayın dini bi tarafı da var. Ülkenin çoğunluğu Müslüman. Nisa/35'te karı koca arası problemlerde erkeğin ve kadının ailesinden birer hakem gönderin diyor. İstanbul sözlemesi bunu men edebiliyor.
 
Kadın kavramının 18 yaş altını da kapsaması: Buna göre 18 yasının altında seks yapan çocukların ebevenynleri tarafından disipline edilmesi, tepki gösterilmesi, cezalandırılması cinsel/psikolojik şiddet tanımına giriyor mu? Örneğin çocuk 16 yasında hamile kaldı. Aile "çocuğun babasıyla evleneceksin" derse bu zorla evlilik kavramına giriyor mu? Giriyor ise istanbul sözlemesi zorla evlilikleri yasaklıyor ve mağduru koruma altına alıypr. Bu durumda 15-16 yasındaki hamile kız çocuğunu psikolojik şiddet gerekçesi ile ailesinde koparabilir mi? Bu sözleşmeyi destekleyenler etrafta evlilik dışı hamile kalmış 15-16 yasında kızlar gördükleri zaman bunun toplumsal açıdan yıkıcı olduğu konusunda hemfikirler mi?
 
Benim çözüm önerim - Madde 16 Erkek kadın ilişki bozulmalarında (boşanmalarda, ya da ayrılık sonrası şiddetli diyaloglarda) hem erkeğe hem kadına zorunlu terapi şart olmalı. Kadın "benim beraber olduğum X kişisinin yardıma ihtiyacı var" dedi mi devlet o kişiye zorunlu zihinsel yardım sunmalı. Olmalı ki keskin sirkenin küpüne nasıl zarar verebileceğini anlasınlar. Anger management kursları da olur. Bu sayede cinnet geçirebilecek pek çok insan bir hata yapmadan doğru yolu bulabilir. Bence cinnet geçiren bi adamı hiç bir kanun durduramaz. Madde 16 o yönden güzel. Neden hem kadına hem erkeğe terapi diyebilirsiniz. Çünkü fiziki güç olarak üstünlük erkekte ama psikolojik güç kadında. Kadınlar da konuşarak erkekleri raylarından çıkarabiliyorlar. İki taraf ta terapi almalı.
Bence evet bi erkeğin kadına el kaldırması şiddet: Fiziki şiddet. Bir kadının laflarıyla erkeği zıvanadan çıkarması da şiddet: Psikolojik şiddet.  
Sözleşmenin taraflara yardım konusunda güzel maddeleri var. Barınak olsun, psikolojik yardım olsun.. Ya da şiddet gören kadının anında iletişim kurabileceği yardım masaları olsun. Bunlar güzel şeyler. Ama sözleşme içindeki kimi maddeler ve isteklerin toplumun dengesini bozmaya çanak tuttuğu hissini yaratıyor bende.
Bu sözleşmenin yazarı Feride Acar. Buraya göre http://www.kimkimdir.net.tkişileferide-acar . Bir oğlu var, adı da Aybar Can Acar. Aybar adı türk Sosyalisti "Mehmet Ali Aybar"dan mı geliyor? Şahıs akademisyen olduğu halde çocuğuna idol olarak gördüğü birinin adını mı verdi acaba? Ebeveynlerin hayat görüşünü yansıttığı için çocuklarını isimlerdimelerine aşinayım. Deniz, Mahir, Ulaş, Mehmet Akif, Yunus Emre, Sümeyye, Talha falan.. Ama Aybar ismini ilk defa duydum desem yanlış olmaz. Tabii başka bir Aybar da olabilir. Spekülasyon yapıyorum. Kendisi de sosyalist mi? Marksist mi? Marksizmin sistemi alt-üst etmek için sistemi ayakta tutan her kuruma saldırıp devrimi gerçek kılmaya çalıştığı bilinen bir olay. Bu kadının toplumu gelenekse olarak ayakta tutan tarih, aile, gelenek, görenek, ortak bi geçmiş ve gelecek, ortak tarihi kahramanlar gibi kavramlara bakışını merak ediyorum. Acaba dünyanın nüfusunun 2 milyardan az olması gerektiğini savunan anti-insan temelli bir bakış açısına mı sahip? Merak içindeyim
submitted by RealSerdar to Turkey [link] [comments]


2020.10.10 08:00 RealSerdar İstanbul Sözleşmesi hakkında bazı sorular ve eleştiriler

Antlaşmanın ismi güzel:"İstanbul Sözleşmesi":
Akılda kalıcı. Sempatik. Umut uyandırıcı. Adı Siirt sözleşmesi değil. Nevşehir sözleşmesi değil. Adı özellikle güzel seçilmiş gibi. Bunu Amerikalı'ların büyük kanunlara isim seçmesine benzetiyorum. Patriot Act, Net Neutrality, Dreamer Act, Obamacare tarzı.
 
Sloganı da güzel: "İstanbul sözleşmesi yaşatır" Kısa, akılda kalıcı, kendine has bi ritmi var. İnsanda paylaşma hissi yaratıyor. Bu tür bir slogana karşı olmak çok zor. Çünkü kim insanların yaşatılmasına karşı gelebilir ki?
 
Sözleşmeye olan eleştirileri izledim. Aklıma yatanları ve yatmadığı halde bende soru işareti uyandıran kısımları şunlar.
Sözleşmeyi de okudum ama kontrat şeklinde yazıldığı için ve hukuk geçmişim olmadığı için eleştirileri dinlemeyi tercih ettim. Bir kontratta yazan ince husuları o eleştirilerde detaylı dinledim. Eleştiriler ise genelde "şeytan ayrıntıda gizlidir" tarzında.
 
Sözleşme burda: https://im.habertürk.com/ımages/others/2020/02/20/STANBUL_SÖZLEŞMES.pdf
 
Madde 3-c: Toplumsal Cinsiyet:
Sözleşme neden buna bu kadar vurgu yapıyor. Kadınların toplum içindeki görevleri ile kadına şiddet arasında direkt bağlantı mı görüyorlar? Kadınlar ve erkekler yapı olarak birbirilerinde farklılar. Milyonlarca yıllık bir ayrımdan bahsediyoruz. Bu ayrım kadına olan şiddeti azdıran bişey mi? Mesela bir kadın bir bebekle saatlerce oynayıp ilginebilirken, bir erkeğin bunu yapamaması, ama bir kadının da bir erkek gibi fiziki zor işlerin altına girememesi, bunlar toplumsal cinsiyetçilik mi? Yoksa bunlar aslında binlerce yıllık bir toplumsal gelişimin organik sonuçları mı? Eğer erkekler kadınları kendileri ile eşit görmeye başlarlarsa, kadınlara erkeklere davrandıkları gibi davranmaya başlarlarsa bundan zararlı çıkacak olanlar yine kadınlar değil mi?
Mesela "toplumsal cinsiyet" derken bu seçilebilen bişey mi? Hani mesela biz doğamız gereği erkek kadın rollerini paylaşmıyoruz da, ailenin ve toplumun zoruyla mı erkek kadın rollerini üstleniyoruz? Mesela aile, toplum, kültür olmasa, erkek-kadın arası bi fark kalmayacak mı? İki cinsiyet arası geçişler normalleşecek mi?
Şunlar toplumsal cinsiyetçilik mi?
  • Erkeğe mavi, kıza pembe giydirmek
  • Erkek çocuğuna erkek ismi, kız çocuğuna kız ismi vermek
  • Erkek çocuğuna aslan yeğenim, kız çocuğuna tatlı kızım demek
  • Erkek çocuğuna top, silah, kepçe, kız çocuğuna bebek hediye etmek.
Bu saydıklarımı cinsiyetçi değerlendirmek kültürü, geleneği, göreneği yok saymak, değersiz saymak değil mi?
Bütün bu saydıklarımla kadına şiddet arasında ne bağlantı var?
 
Madde 3-a: Ekonomik Şiddet diyor.
Ekonomik şiddet nedir? Erkek çalışan karısına "şu müşterin beni rahatsız etti, onunla bi daha iş yapma" derse bu ekonomik şiddet mi? Şiddet ise, devlet bunun üstüne, erkek sanki karısını dövmüş gibi, kararlılıkla mı yürümeli? Madde 4-1 diyor ki "Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.". Sanki bu durumda devlet, yargı sistemi gemi azıya almalı gibi bi sonuç çıkmıyor mu? Bana kadın-erkek arası organik ilişkinin yerini suni, yapay bir ilişki çeşidi alacak gibi geliyor.
ya da psikolojik şiddet: Bir erkek karısına elinde olmadan bağırırsa, ve kadın erkeği şikayet ederse, o erkeğin uzaklaştırma kararıyla cezalandırılması sizce doğru mu? Normalde karı-koca ilişkilerinde edilen kavgalar, tartışmalar gönül almalarla bitmeli iken, devletin bekçi başı gibi aile kurumunun üstünde bir tarafın şikayetini beklemesi topluma ne kadar faydalı.
Sizce bu tür bir psikolojik şiddet ile cinsi/fiziki şiddet aynı şeyler mi? "Violance is violance" mi diyorsunuz?
Mesela bir kadın iş eğitimi için eşinden arabasını istese, iş eğitimine işyerinde çalışan başka bir erkekle gidecek olsa, ve kadının eşi ister kıskançlık, ister başka bi sebeple arabayı vermezse, bu erkeğin karısının ekonomik açıdan güçlenmesine engel teşkil ettiğinden dolayı ekonomik şiddet olarak görülebilir mi? Burda kadın erkek ilişkini robotlaştıran bir amaç yok mu?
Mesela kadın kocasından bu iş eğitimi için ekstra para isterse ve koca vermezse, bu da ekonomik şiddet kavramına girmiyor mu? Madde 3-a diyor ki "Kadına karşı şiddetten, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;". Adam para vermezse ekonomik zarar ve acı verdiği için sanki kadını dövmüş gibi değerlendirebilir mi? Eğer yok o kadar diyorsanız, istanbul sözleşmesi bu 4 çeşit şiddetin (ekonomik, cinsel, psikolojik, fiziksel) hepsini aynı tutuyor.
bana kadınla erkek arasındaki gönül ilişkisini robotlaştıran bir amaç var sanki. Ama destekleyenler "ekonomik şiddete karşıyım" diyip destekliyor heralde?
 
Madde 4-3: Cinsel yönelim:
Mağdurların hakları cinsel yönelim konusunda ayrımcılık olmadan korunmalı diyor. Sizce, örneğin 13 yasındaki bir erkek çocuk "ben kadın olacağım" derse, aile buna karşı çıkarsa bu çocuğa karşı bi şiddet midir? Bu kanuna göre aile içi şiddetin engellenmesi gereğince devlet çocuğu aileden alabilir mi? Devlet çocuğa bu cinsiyet ataması ameliyatı yapmaya mecbur mu? Madde 45 tedbir açısından çocuğun velayetinin aileden geri alınmasının yolunu açıyor. Avrupada olduğu gibi, aileyle çocuk arasında cinsel yönelimden dolayı bir gerilim olduğunda bunu aile içi şiddet sayıp çocuğu aileden alma yetkisine sahip bi devlet gücü var. Ben bunun Türk kültürüne ait olmayan bir şey olduğunu düşünüyorum.
 
Madde 45- yaptırımlar Taraflar Bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçların, ciddiyetleri dikkate alınarak, etkili, orantılı ve caydırıcı cezalarla cezalandırılması için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır. Taraflar faillerle ilgili olarak aşağıda belirtilen diğer tedbirler de alabilirler: 1) hüküm giyen şahısların izlenmesi veya bu şahısların kontrol altında tutulması; 2) Çocuğun menfaatleri, ki buna çocuğun güvenliği de dahildir, başka bir şekilde teminat altına alınamıyorsa velayet haklarının geri alınması.
 
Madde 12-1:
Örneğin çocuğa bakmak annenin görevi tarzı bir töre, gelenek var. Bunun kökünün kazınmasının yolu açılıyor. Kadınlar binlerce yıldır çocuk doğurup bakmış. Bir çocuğun uzun süreli ilgi açlığını bir erkek bir kadın gibi gideremez. Anne çocuğunun ağlamasını, isteklerini saatlerce çekebilir ama binlerce yıldır görevi eve aş getirmek olan bir erkek bu görevi yerine tam getiremez. Şimdi devletten bu konuda beklenen ne? Okullarda çocukluktan itibaren çocuklara "annenin çocuğa olan görevleri ile babanın görevleri birebir aynıdır" falan mı dicez? Ayrıca annenin çocuğa bakma görevinin kadına şiddetle ne alakası var?
 
Madde 12-5 ve 42: Sözde namus kavramından bahsediyor. Örneğin ben pavyonda çalışmak istiyorum diyen bir kadın kocası bağırır ve hayır derse, bu hem aile içi şiddet hem de ekonomik şiddet mi sayılacak? Eğer bu da bi çeşit şiddetse, devletin erkeğe bu konuda yaptırımı ne olacak? Bir sonraki aşama ne? Vatan namustur kavramı da "sözde namus" mu olacak?
Genele vurursak. Mehmet Akif "İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyeek" derken sözde namustan mı bahsediyordu?
Namus cinayetleri oluyor diye namus kavramını boş göstermek, hedef göstermek değil mi bu?
 
Madde 36-3: Birlikte yaşayan eşler diyerek batıdaki "common-law partnership" kavramını Türk sosyal yapısına evlilikle aynı seviyede getiriyor. Bu toplumun değiştirilmesi değil mi? Kadına şiddetle alakalı bi dokümanda bunun ne işi var?
 
Madde 38: Türkiye'de kadın sünneti problemi yok. Hiç duymadım böyle bişey. Afrika ülkelerinde hala devam eden bi gelenek diye biliyorum.
 
Madde 48 - Aile büyüklerin elinin kolunun bağlanması
Her türlü şiddette (ekonomik, psikolojik, fiziksel), her türlü uzlaştırma ve arabuluculuk yasak.. Türk kültüründe bir çiftin arası bozulduğu zaman aile büyüklerinin araya girmesi var. Bu sözleşme bu ailesel müdaheleyi isteğe bağlı suç haline getirebiliyor. Neden? Türk aileleri çocuklarının (kız ya da erkek) ailevi problemlerine müdahale ettiklerinde bunun kendilerini adalet sistemi ile yüzyüze getirebilecek bişey olduğunu öğrendiklerinde hala istanbul sözleşmesine destek verirler mi?
Bu olayın dini bi tarafı da var. Ülkenin çoğunluğu Müslüman. Nisa/35'te karı koca arası problemlerde erkeğin ve kadının ailesinden birer hakem gönderin diyor. İstanbul sözlemesi bunu men edebiliyor.
 
Kadın kavramının 18 yaş altını kapsaması: Buna göre 18 yasının altında seks yapan çocukların ebevenynleri tarafından disipline edilmesi, tepki gösterilmesi, cezalandırılması cinsel/psikolojik şiddet tanımına giriyor mu? Örneğin çocuk 16 yasında hamile kaldı. Aile "çocuğun babasıyla evleneceksin" derse bu zorla evlilik kavramına giriyor mu? Giriyor ise istanbul sözlemesi zorla evlilikleri yasaklıyor ve mağduru koruma altına alıypr. Bu durumda 15-16 yasındaki bir kız çocuğunu psikolojik şiddet gerekçesi ile ailesinde koparabilir mi?
 
Benim çözüm önerim - Madde 16 Erkek kadın ilişki bozulmalarında (boşanmalarda, ya da ayrılık sonrası şiddetli diyaloglarda) hem erkeğe hem kadına zorunlu terapi şart olmalı. Kadın "benim beraber olduğum X kişisinin yardıma ihtiyacı var" dedi mi devlet o kişiye zorunlu zihinsel yardım sunmalı. Olmalı ki keskin sirkenin küpüne nasıl zarar verebileceğini anlasınlar. Anger management kursları da olur. Bu sayede cinnet geçirebilecek pek çok insan bir hata yapmadan doğru yolu bulabilir. Bence cinnet geçiren bi adamı hiç bir kanun durduramaz. Madde 16 o yönden güzel. Neden hem kadına hem erkeğe terapi diyebilirsiniz. Çünkü fiziki güç olarak üstünlük erkekte ama psikolojik güç kadında. Kadınlar da konuşarak erkekleri raylarından çıkarabiliyorlar. İki taraf ta terapi almalı.
 
Bu sözleşmenin yazarı Feride Acar. Buraya göre http://www.kimkimdir.net.tkişileferide-acar . Bir oğlu var, adı da Aybar Can Acar. Aybar adı türk Sosyalisti "Mehmet Ali Aybar"dan mı geliyor? Şahıs akademisyen olduğu halde çocuğuna idol olarak gördüğü birinin adını mı verdi acaba? Tabii başka bir Aybar da olabilir. Spekülasyon yapıyorum. Kendisi de sosyalist mi? Marksist mi? Marksizmin sistemi alt-üst etmek için sistemi ayakta tutan her kuruma saldırıp devrimi gerçek kılmaya çalıştığı bilinen bir olay. Bu kadının toplumu gelenekse olarak ayakta tutan tarih, aile, gelenek, görenek, ortak bi geçmiş ve gelecek, ortak tarihi kahramanlar gibi kavramlara bakışını merak ediyorum. Acaba dünyanın nüfusunun 2 milyardan az olması gerektiğini savunan anti-insan temelli bir bakış açısına mı sahip? Merak içindeyim
submitted by RealSerdar to ToplumsalTartishma [link] [comments]


2020.10.01 12:38 ArnoldCivardanegezer Incellere bir ELEŞTİRİ!

Incellere bir ELEŞTİRİ!

https://preview.redd.it/rl8ifkuvogq51.jpg?width=591&format=pjpg&auto=webp&s=fd6a8eeabac95a90300dc6c0807b4fcb16454385
Burada daha önce de bu ataerki konusunda tartışmıştık bir kaç kişiyle ama bulamadım o postu. Sanırım TurkIncelSubredditinde kimse toplumsal yapıların insanları şekillendirmede önemi olduğunu inkar edecek kadar ahmak değildir zaten biz bunu inkar etmiyoruz fakat bu arkdaşın anlayamadığı nokta şu; kadınların partner seçiminde sosyal yapıların getirdiği önemler 2.sıradadır, 1. sırada her zaman tip vardır. Black pill şunu söylüyor ; dünya bizim için sevginin veya bir kadınla birlikte olmanın imkansız olduğu bir cinsel kast sistemi tarafından yönetilmektedir. Bunun da ataerkillikle maderşahi toplumlarla falan alakası yok. İyi görünümlü insanlar daha az çekici insanlara göre daha mutlu, daha başarılı, popüler (Berscheid ve Walster, 1974), daha duyarlı, kibar, ilginç, güçlü, dengeli, mütevazı, girişken ve dışa dönük olarak algılanır (Dion, Berscheid ve Walster, 1972 )
Encyclopedia of Evolutionary Psychological Science'da yayınlanan çalışmada (2017) 86 Baba-Kız çifte bir grup erkek ve o erkeklerin kişiliğine dair bilgiler gösteriliyor. Sonuç: Kadınlar partner seçimlerinde fiziksel çekiciliğe babalarından daha çok önem veriyor. Yakışıklı olmayan erkekler, karakter özellikleri ne olursa olsun babaları tarafından da kızları için tercih edilmedi. Kadınlar ve babaları en iyi eş konusunda fikir ayrılığına düştüklerinde, kadınlar daha çekici erkeği seçerken, babalar daha çok arzu edilen kişilik özelliklerine sahip erkeği yani 'nice guy'ları seçtiler.
''Bir kadının karakter olarak pislik ama yakışıklı erkeği seçmesinin sebebi ataerki'' diyerek biyolojiyi, sosyal psikolojiyi yok sayan bu kardeşimize bir incel forumunda yapılan ve sözlüğümüze ATOMİC BLACK PILL olarak geçen tinder deneyinden bahsedelim. İyi görünümlü fakat profılınde çocuk tecavüzcüsü yazan ve sikmek için karı bulmak istediğini belirten bir kullanıcı yüzlerce kadınlardan kısa sürede 204 beğeni aldı. Kadınlar kendilerini sikmesi için yalvardı
Batıda ataerki mi kaldı 80-90'lardan sonra ? Bu ne öyleyse bu kadınlar da mı ataerkil?
Güzellik beyinde bir refleks olarak ölçülebilir bir olgudur. Milyonlarca yıllık evrimsel süreçte genetiğimize işlemiştir fakat neolitik çağ sonrası kurulan bütün toplumsal yapıların hiçbiri partner seçmede evrimsel biyoloji kadar rol oynamamıştır, zaten oynaması da beklenmez. Toplumsal yapılar denilen nane henüz yeni maksimum 7bin yıllık bir yapı insan tarihine nazaran, dolayısıyla incel olmanın ataerkillikle direkt bir alakası da yok. Kendisinden ne kadar farklı bir sosyal zümrede,düşüncede olursa olsun kadın her zaman iyi görünümlü erkeği tercih edecektir. Yani sanıldığı gibi kadının şerefsiz, it kopuk uğursuz erkeği seçmesinde ataerkinin etkisi 0'dır yani yoktur.
Ataerkil toplumlarda kadına tapılır, erkek değersizdir. İçinde yaşadığımız TR toplumu 1970lere göre hala aynı 'ataerki' düzeyinde mi ? Değil. Ataerkilliğin incellikle tek ilişkisi zorunlu tek eşlilik olabilir bu ayrı konu değinmeye gerek yok.
submitted by ArnoldCivardanegezer to turkincel [link] [comments]


2020.09.15 01:46 ihatescho0l Dünden bugüne Covid-19

Daha fazla dayanamıyorum, her gün aklıma geliyor, insanlara anlatmak istiyorum, ama "Uff çok uzatıyosun.", "Eee olcak o kadar." dan öte bir tepki almıyorum. Olaylar umarım ilerlemez ama ben ilerledikçe eklemeye devam edeceğim.
Öncelikle şunu unutmamalıyız bu hastalığın şakası yok ve sağlıkçılar olmazsa devam edemeyiz. Fakat toplum bu insanlara da robotmuş gözüyle bakıyor. Sağlıkçılar arasında kronik rahatsızlığı olanlar olabilir, eline uygun teçhizat verilmemiş olabilirler, belki nöbetlerinin bilmem kaçıncı saatlerindeki kaçıncı hastaya bakıyorlardır. Bu yüzden mümkün olduğunca sağlıkçılara iyi davranmamız gerek.
Listeye başlamadan önce ufak bir hatırlatma daha yapmak istiyorum:
Covid-19 geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapabilirler.
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.

Sizlere sırasıyla hepimizin başımızdan geçen olayları haber sitelerinden, youtube, twitter veya ekşiden linklerle sıralamaya çalıştım. Linklerini vermiş olduğum hiç bir görsel veya video bana ait değildir. Eksikler olabilir fakat belirtirseniz düzenleyebilirim. 10 Ocakla başlayalım:

• Covid-19 ile mücadele için 10 Ocak 2020'de Koronavirüs Bilim Kurulu oluşturuldu.

• Pandemi esnasında umreye gidip gelen kafile denetleme yapılmadan içeri alındı, Kyk yurtlarından öğrenciler gecenin bir yarısı apar topar dışarı atıldı, fakat umrecilerin bir kısmı öğrencilerin eğitim dönemi boyunca kaldıkları odalara "Şurada insan yaşar mı?" dedi. Hatta toplum sağlığını umursamayıp karantinadan kaçmaya çalışanları, isyan çıkarıp, polise tüküreni oldu.
-Olayların ufak bir özeti.

• Sağlık çalışanları için ülke genelinde saat 21.00 civarında üç gece moral alkışı yapıldı, fakat dördüncü gün bir sağlıkçı darp edildi. Yedi gün sonra 112 çalışanlarına şiddet uygulandı, cep telefonu ile kaydedildi.
• Doktor Mustafa Tamur tarafından Sağlıkta Şiddet yasasının gerekliliği üzerine yapılan ufak bir açıklama.
• Sağlık çalışanlarına şiddet uygulanmaya devam edildi:
• 7 Nisan 2020'de öne sürülen "Sağlıkta Şiddet" yasası AKP ve MHP tarafından reddedildi.
• Bir gün önce "Sağlıkta Şiddet" yasa önerisini reddeden AKP ve MHP 8 Nisan 2020'de yani olaydan bir gün sonra sağlıkta şiddet cezalarını arttırmaya yönelik teklifinde bulundu.
• 15 Nisan 2020 günü yeni Sağlıkta Şiddet yasası yürürlüğe girdi.
-Türk Tabipleri Birliği’nin yeni yasa ile ilgili değerlendirmesi.
-Yeni yasa ile ilgili başka bir yorum.

Güney Kore, Almanya gibi ülkeler pandeminin ilk dönemlerinde vatandaşlarına para ve kaynak yardımında bulundu. Halkına Covid-19 testi uyguladı.
-Bizim ülkemizde millet vekili çocuğu WhatsApp üzerinden test kiti siparişi aldı. Önce yalanladılar, sonra kabul ettiler. Pandemi öncesi 2002'den beri 8 defa vergi affı yapan sosyal devlet, halktan telefon ve televizyon yolu ile 10 tl para istedi, bu esnada Ahlat Köşkü, 14 yeni araç kiralama, İstanbul kanalı için ihale, yurttaşlarla hiç bir alakası olmayan Afrika Kalkınma Bankasına yardım gibi harcamalar durdurulabilir, salgınla mücadeleye ek kaynak sağlanabilirdi fakat geri adım atılmadı, sarayı bitirmek tercih edildi. Sadece bununla da kalınmadı ülkenin sağlık çalışanları için yeterli koruyucu ekipman bulunmadığı, test kiti olmadığı söylendiği dönemde, İspanya, İtalya, Somali, Güney Afrikaya İsrail'e Covid-19 yardımında bulunuldu, İngiltereye tıbbi ekipman satmaya çalıştı, ama İngiltere ekipmanları yetersiz bulduğu için kabul etmedi. Kaynak kıtsa neden böyle bir şey yapıldı? Yok, eğer kaynak fazlaysa yurttaştan toplanan vergilerle neden sağlıkçılar ortada bırakıldı, yurttaşa yardım edilmedi?
Sağlıkçıların yeterli ekipman bulamadığına dair haberler:

Yabancı ülkelerde sokağa çıkma yasağı düzgün uygulandı.
-Bizde ise iki günü kapsayan sokağa çıkma yasağı son anda duyuruldu bu da izdihama, hastalığın daha da yayılmasına sebep verdi. Video veya fotoğraflar sekmesine tek tek bakarsanız daha net bir tablo var. Belediyelere önceden haber verilmedi, sorumlu kişi istifa etmedi.

• BBC Türkiye Türkiye'de koronavirüs: Cerrahpaşa'da bir gün videosunu paylaştı.

• Devlet tarafından dağıtılacağı iddia edilen maske sevkıyatı 3 hafta sürdü, bu esnada da sevkıyat bir çok kişi için yarım yamalak geçti. Halka maske yetmiyorken, başka ülkelere Covid-19 yardımına devam etmenin yanı sıra, ambulans uçakla İsveç'den Çin'den hastalar getirildi, İsveç olayının kurmaca olduğu ortaya çıkarıldı.

Ayasofyanın Camiye Çevrilmesi

Uyarılara rağmen Ayasofyanın açılışı önlemler kulak ardı edilerek, cuma namazı ile gerçekleştirildi. Hastalık bir çok insana bulaştı.
-Vekilin maskesiz videosu

Bayram için umursamaz davranıldı. Halktan kendi önlemini kendi alması istendi. İnsanlar şehirler arası dolaşarak hastalığın yayılmasına sebep oldu.

• Salgının başında halktan para istenirken, salgının en güçsüz olması gereken Yaz sezonunda turizm işletmelerinin cebini doldurmak için tatil kredisi dağıtıldı, halkı tatile gitmeye teşvik etmek adına televizyonlarda zorunlu reklamlar yayınlatıldı.

İşten çıkarmalar yasaklandı, işverenlere ücretsiz izin verme hakkı tanındı. Çalışanlar mağdur edildi. Kovulmadıkları için işsizlik maaşı da alamıyorlar.

• Bir çok ülkenin uçuşlarını kapadığı Rusya gibi salgının pik yaptığı yerlerden gelecek turistlere ülke kapıları ağızına kadar açıldı, Covid-19 test zorunluluğu olmadan, karantinasız, yalnızca ateş ölçülerek turistler ülkeye sokuldu.

• Salgın boyunca düğün, otogarda asker uğurlama ve cenaze törenlerine yönelik önlemlerin denetimi düzgün yapılmadı. Otogarlara ve cenazelere polis, bekçi yerleştirilebilir, düğün salonları kapatılabilirdi.

31 Ağustos Giresun Mitingi

30 Ağustos'un kutlanması salgın döneminde tehlikelidir diyenler, olayın ertesi günü 31 Ağustosta yapılan mitinge bir kısıtlama getirmemiş. Sağlık bakanının olayla ilgili açıklaması. Bu arada yanlış anlaşıma olmasın, pandemi süresince hiç bir bayram ve türevinin açıkta veya meydanlarda kutlanmasını desteklemiyorum, burada değinmek istediğim şey çelişkili davranıştır.
-Miting linkleri kalkarsa diye alternatif linkler:

• Türk Tabipler Birliği siyah kurdele ve yönetemiyorsunuz, ölüyoruz dövizleri ile yürüyüş yaparak farkındalık oluşturmaya çalıştılar, ama yürüyüşe izin verilmedi.

• Devlet Bahçeli, vaka sayılarında şeffaflık sağlayan, sağlıkçıların süreç içerisinde yaşadıkları problemleri dile getiren Türk Tabipler Birliği'nin kapatılması için çağırıda bulundu.
-Direkt twitter linkleri:
• Ekrem İmamoğlu, sağlık çalışanlarına motivasyon için spor tesislerinden ücretsiz faydalanma imkanı sundu.

• 17 Eylül 2020 Perşembe günü ülke geneli hastanelerde, önlenebilir sebeplerden dolayı vefat eden sağlık çalışanlarını anmak için saygı duruşu yapıldı.
-Diğer paylaşımlar:

Canan Kaftancıoğlu, sağlık bakanı Fahrettin Kocanın iddalarını yalanladı. Fahrettin Koca'nın iddalarının doğruluğu başka twitter hesapları tarafından da sorgulandı.

• 31 Ağustosta Giresunda miting yapan Recep Tayyip Erdoğan "Halkımız dikkat etmedi, tekrar işi sıkmak durumundayız." dedi.
-Canan Kaftancıoğlu'nun eleştrisi

Binali Yıldırım Covid-19'a yakalandı.

Türk Tabipleri Birliği Sağlık Bakanı ile görüşmesi sonrası basın açıklaması yaptı.

• Kalp krizi geçiren sağlıkçının arkasından "Bize başka doktor bakamaz mı?" dediler. Olayla ilgili Tgrt haber yayını.

• 19 Eylül günü İzmir'de Türk Tabipleri Birliği #YönetemiyorsunuzTükeniyoruz dedi.

• Türk Tabipleri Birliği canlı yayında 6 Ay'ın değerlendirmesini yaptı. Raporun pdf'si.

• Covid-19 ile boğuşan Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki sağlık çalışanları, silahlı çatışmada yaralanan hastanın yakınları tarafından linç edilmeye çalışıldı.

EBA

• 6 Aylık bir hazırlık süreci, ve Eğitim Bakanı Ziya Selçuk'un "Dünyanın en iyi dijital eğitim altyapısını kuruyoruz.", "Uzaktan eğitimde dünyadaki 3-5 ülkeden bir tanesi Türkiye." demesine rağmen uzaktan eğitim sistemi EBA ilk günden çöktü. Milli Eğitim Bakan sistemin çöküşünü “Bu olumlu bir haber” diyerek yorumladı. Nevşin Mengü'nün olayla ilgili tweeti.

• İki Bilim Kurulu üyesi Covid-19’a yakalandı.

10351 yeni sağlıkçı göreve başladı.

• İzmir'de bir sağlıkçıyı boğazından kesici aletle yaralayan saldırgana 20 yıl indirimsiz hapis cezası uygulandı.

Kemal Kılıçdaroğlu, Türk Tabipleri Birliği ziyaretinde bulundu. Basın toplantısından ufak bir kesit.

• AKP yönetimindeki Beykoz Belediyesi'nin covid-19 mücadelesi için açtığı ihaleyi 21 gün önceden açılmış bir şirket aldı.

Ruykat Aziz, Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü tüm sağlık çalışanlarına ithaf etti.

• Sağlık Bakanlığı, salgında canı pahasına çalışan sağlıkçılara %16-50 arasında bir zam yapılırken, hastane din görevlilerine %100 zam yapılacağını açıkladı.

Trabzon'da görev yapan doktor, bir hasta yakını tarafından "Çocuklarını yetim bırakmak istemem..." sözleriyle telefonundan ölümle tehdit edildi.

• Bingöl’de 112 ekibi, hasta yakınları tarafından saldırıya uğradı.

• Ek ödemelerine kesinti uygulandığı için hak talebinde bulunan sağlık çalışanları olaydan 3 ay sonra ifade vermeye çağırıldılar.

• Maske uyarısında bulunan bir çocuk darp edildi.

_______________________________
Sağlık bakanlığı verilerine inanmak isterdim ama bu tür başlıklar çok fazla:
* Donanımhaber'deki covid ölümlerine dair iddia.
* 14 eylül 2020 sağlık bakanlığı covid rezaleti.
* Türk Tabipleri Birliği Konsey Başkanı Sinan Adıyaman, Sağlık Bakanlığı verilerin doğru olmadığına dair iddiası.
* Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Sağlık Bakanlığının verilerinin doğru olmadığını belirtti.
* Fahrettin Koca, belirti göstermeyen ama testi pozitif çıkan vakaların günlük açıklanan tabloda yer almadığını söyledi.
*2 ekim 2020 sağlık bakanlığı rezaleti.

Hatırlatmalar:
• Pandemi öncesinde hatırı sayılır vergi affı ile borçları silinen Bir çok şirket, geçekleştirilen "Biz Bize Yeteriz" bağış kampanyasına yardım yapılmadı.
• Her yıl ek bütçe isteyen, ve pandemi süresince somut bir destek sağlamayan, hatta Ayasofya'nın açılmasıyla salgını olumsuz yönde etkileyen diyanet işleri salgın süresince fonlanmaya devam edildi. Halbuki hizmetleri hayati önem arz etmeyen diyanet işlerin ödemeleri kısılabilir, ve şuanda ek bütçeye ihtiyaç duyan temel hizmet bölümü Sağlık Bakanlığına aktarılabilirdi. Böylece sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri tamamlanmış olur, atanamayan sağlıkçılar atanarak hastahanelerdeki iş yoğunluğu insani seviyeye indirilebilirdi. Ama bu insanların çabalarına değer bir maaş artış dahil gözlenmedi.
Salgın başından beri 15.09.2020'ye kadar önlenebilir sebeplerden dolayı ne yazık ki 28 sağlıkçı ihmalsizliklere kurban gitti.

Salgın öncesi veya esnasında istifa eden sağlık çalışanları için demediğini bırakmayanlar acaba asıl sorumluları da eleştirecek mi? Yoksa yine nefretinizi ölmek istemeyen, yalnızca yaşatmak isteyen sağlıkçılardan mı çıkartacaklar?

Covid geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapbilirler.
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.
Listede referans aldığım Yılmaz Özdil'in yazısı.

40.000 karakter sınırından dolayı, başka bir post ile devam etmek zorundayım. Postun devam linki için.

submitted by ihatescho0l to svihs [link] [comments]


2020.06.16 13:01 glutensizbeslenme Meyve Suyu Tesisi Kurmak İçin Gerekenler

Meyve Suyu Tesisi Kurmak İçin Gerekenler
Meyve Suyu Tesisi Kurmak İçin Gerekenler
Meyve suyu tesisi kurmak yatırım ve girişimcilik kabiliyeti gerektiren bir iştir. Ülkemizin tarım sektöründe öncü konumda olması, iklim bakımından her bölgede farklı meyvelerin yetişiyor olması bu sektörü zorunlu bir hale getirmektedir. Ayrıca yurt dışına meyve suyu ihraç edilmesi noktasında da ilk sıralarda yer alan ülkemizde bir tesis kurulumu için gerekli olan pek çok unsur bulunmaktadır. Elbette ki yatırım için gerekli bir maliyetiniz varsa bu maliyeti etkin ve verimli bir şekilde kullanmak için sektöre dair araştırma yapmanız gerekiyor. Meyvelerin direkt olarak fabrikada işlenebilmesi, nakliye masraflarının fazla olmaması için meyvelere kolay bir şekilde ulaşıyor olmak da önemli rol oynuyor.

https://preview.redd.it/1iqlh2ql79551.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=af0b089465027205c049580eb191b0321375f943
Kaynak : https://gemak.com.tblog/meyve-suyu-tesisi-kurmak-icin-gerekenler
submitted by glutensizbeslenme to u/glutensizbeslenme [link] [comments]


2020.06.02 20:59 yigitcevre Depo Dezenfektan İlaçlaması

Depo Dezenfektan İlaçlaması
Tüm dünyada ve ülkemizde yaşanan salgın sebebi ile iş yerleri, ofisler, insanların yoğun olduğu tüm alanlara özel dezenfektan ilaçlama işlemleri yapılmaktadır. Pandemi ile mücadelede önemli bir yere sahip olan dezenfekte ilaçlama özellikle de büyük alanlarda yapılması neredeyse zorunlu olan bir hizmettir. Son günlerde normalleşme çalışmalarının da başlamasıyla depo dezenfektan ilaçlaması ihtiyaçları da artmıştır. Personellerin işe dönüşünden önce tüm alanların iyice dezenfekte edilmesi ile birlikte risk oranı büyük azalıcaktır.
İlaçlama hizmetlerinde yapılacak alanın ve uygulanacak ilaçlama tekniğinin önemi büyüktür. Alanlara göre yapılacak ilaçlama teknikleri değişiklik gösterebilir. Ya da alanda bulunan canlılara göre yapılacak ilaçlamalar, ilaçlamanın tekniği de değişiklik gösterir. Tüm bu konularda sizlere yardımcı olabilmesi ve doğru yönlendirme yapabilmesi için iyi bir ilaçlama firması ile çalışma yapmalısınız.

Depo Dezenfektan İlaçlaması Nasıl Yapılır?

Depolar büyük ve hacimli alanlardır. İçlerinde pek çok insanı ve ürünü bir arada bulundururlar. Özellikle de yurtdışı bağlantılı firmaların depoları göz önüne alındığında içerisinde pek çok bakteri, virüs, görülemeyen canlılar ya da böcek ve haşerelere rastlamak mümkündür. Son günlerde yaşanan pandamı sebebiyle yurtdışından gelen ve yurtdışına gönderdiğimiz tüm ürünler aynı zamanda bir salgının da başlangıcı olabilir. Bu yüzden depolarda yapılacak olan depo dezenfektan ilaçlaması oldukça büyük öneme sahiptir.
Antre depolar ve lojistik alanlarında ilaçlama yapılması ve düzenli bir hizmet sağlanması oldukça büyük öneme sahiptir. Çeşitli ülkelerden gelen konteynerların içinde pek çok cinste haşere ve bakteri, virüs bulunabilir. Bu canlılar yeni bir coğrafyaya gelişleri ile birlikte farklı türdeki popülasyonların üremesine ve farklı türlerde canlıların oluşumlarına ya da yok olmalarına sebep olabilirler. Bu durum hafife alınacak ya da azımsanacak bir konu olmadığı gibi dikkatli bir şekilde ele alınmaz ise son günlerde yaşamış olduğumuz salgın gibi durumların yeniden yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Bugünlerde yaşanan coronavirüs salgını Çin’den geldiği gibi bir dönem yaşadığımız kromkongo kanalı hastalığı da yine yurtdışı kaynaklı bir salgındı. Lojistik depoların, antre depoların yerleşim yerlerinden uzak olması insanlara etkisini bir nebze azaltsa da içerisinde çalışma gösteren pek çok kişiyi doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle depo dezenfektan ilaçlaması çalışmaya başlanmadan önce ve belli aralıklarla muhakkak yapılmalıdır. Orada çalışma gösterip evine giden personeller hem taşıyıcı hem de aynı zamanda hastalığın direkt hedefi konumundadır.

Depo Dezenfektan İlaçlama Ne Zaman Yapılmalıdır?

Temizlik, hijyen ve özellikle de dezenfektan ilaçlamanın bu denli mühim olduğu bugünlerde ilaçlama hizmeti almaktan kaçılmamalı hatta düzenli ve sık aralıklarla bu hizmetlere başvurulmalıdır.
Her sektörde olduğu gibi ilaçlama sektöründe de deneyim, tecrübe, uzman ve eğitimli personel oldukça önemlidir. 15 yılı aşkın bir süredir ilaçlama alanında hizmet veren firmamız Yiğit Çevre Mühendisliği bu sektörde öncü bir firma haline gelmiştir. Alanında uzman personellerimizle, Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmış hizmetlerimizle sizlere tüm ihtiyaçlarınızda çözüm sunmaktan mutluluk duyarız. Yalnızca depo dezenfektan ilaçlaması değil pek çok canlı türünde tekniğine uygun ilaçlama hizmetleri verilmektedir. Detaylı bilgi için iletişim sayfamızdaki bilgilerden bizlere ulaşım sağlayabilirsiniz.

https://preview.redd.it/3ro6pti5oj251.jpg?width=1600&format=pjpg&auto=webp&s=f36d15f2312b0e532300c89f2ac323ea93cc9af6
submitted by yigitcevre to u/yigitcevre [link] [comments]


2020.04.10 14:55 fragmanlife Cukurun Celesunu Kubilay Akaya Buyuk sok

Cukurun Celesunu Kubilay Akaya Buyuk sok Show Tv’nin başarılı dizisi Çukur’un Celesun’u Kubilay Ata müzisyen Cem Adriyan’la birlikte yaptığı düetin dijital platformlardan kaldırılmasını değerlendirdi. İşte detaylar!
Üç sezondur Show Tv’de Pazartesi akşamları yayınlanan ve adeta bir fenomen haline gelen Çukur’da yine üç sezondur rol alan başarılı ve genç oyuncu Kubilay Aka koronavirüs günlerinde evde geçen zamanını daha verimli değerlendirmek için çalışan oyunculardan biri. Genç yetenek sevilen müzisyen ve aynı zamanda Çukur’da zaman zaman şarkıları da seslendiren Cem Adriyan ile birlikte bir şarkıya düet yaptı ve bu şarkı dijital platformlardan yayınlanmaya başlandı. Müzik tutkusu bilinen oyuncunun Cem Adriyan’la birlikte seslendirdiği bu şarkı ne yazık ki söz yazarından izin alınmadığı iddiasıyla dijital platformlardan kaldırıldı. Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan genç oyuncu duruma açıklık getirirken aynı zamanda samimi halleriyle de dikkatleri çekti. İşte ayrıntılar!
Çukur’un Celesun’u Kubilay Aka’dan Samimi Açıklamalar! 3 sezondur Çukur’da Celesun karakterine hayat veren genç oyuncu Kubilay Aka müziğe olan tutkusuyla biliniyor. Oyuncu dizinin ara vermesi dolayısıyla evde kaldığı zamanlarda arkadaşı olan ve aynı zamanda dizide şarkıları seslendiren sevilen müzisyen Cem Adriyan’la birlikte bir şarkıyı seslendirdi. Ancak gerekli izinler alınmadığı gerekçesiyle şarkı dijital platformlardan kaldırıldı. Konuyla ilgili görüşleri sorulan genç oyuncu “çok güzel gidiyordu, çok da beğenerek yaptık şarkıyı. Çok özel şarkıydı bizim için. Şarkı yazarları konusunda biz tam olarak aslında biz Ali Atay ve Murat Onbul şarkının aslında sahipleri. Söz olarak. Ali Atay’dan izin aldım ben sadece. Ama Murat Bey’le olan bir iletişimimiz olmadı. O yüzden şarkıyı kaldırmak durumunda kaldık şimdilik. Kısmetse ileriki zamanlarda, değilse başka şarkılara inşallah” dyerek düşüncelerini dile getirdi. Oyuncu telifle ilgili bir sorun olup olmadığını ise “Teliften ziyade daha çok aslında benim izin almam gerekirdi. Ama direkt olarak ben Ali Atay’la konuştuğum için, aslında orda benim biraz tecrübesizliğime geldi diyelim. Böyle durum. İnşallah ilerde Cem çok sevdiğim bir arkadaşım inşallah onunla da başka düetler yaparız. Durum bu şimdilik” ifadelerini kullandı.
Biz Ekip Olarak Bir Aileyiz Çukur’un başarılı oyuncusu Celesun karakterini canlandıran genç yetenek karantina günlerinde evde kaldıkları zamanda dizi ekibi olarak yaptıkları bir çalışmayla ilgili olarak da “Bizde çok heyecanlıyız. Yani ilk kez bir dijital platformda hep beraber ekipçe beraber olacağız. Bu bizi çok mutlu ediyor. Onun dışında böyle bir küçük ön izlemelerimiz oldu çok umut vadeden izlemeler oldu bizim için. Çok güzel bir ekip olduk ekip işi oldu. Yani böyle aile gibi olduk setle kamera ve kamera arkası herkesle. Umarım umduğumuz gibi gider her şey. Biz çok mutluyuz çünkü. Umarım izlerken seyircilere de belki bir şeyler hatırlatabiliriz kalp olarak bir şeyler hissettirebiliriz. Önceliğimiz bu. Dijital platform olması da ayrı bir mutluluk tabi. Önce tek sezon olarak çıkacak sevilirse bakacağız” açıklamalarında bulundu. Oyuncu karantina günlerinde evde olduğunu zorunlu olmadıkça dışarı çıkmadığını ve herkesin de böyle yapması gerektiğini hatırlattı. Bizde genç oyuncuyu bu duyarlılığı ve samimiyeti için tebrik ediyoruz.
Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Savaşçı Fragman Survivor Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.04 20:48 Caserias /r/Turkey Şeffaflık Raporu [Mart 2020] ve AMA

For the English version, check the pinned comment.
Merhabalar,
Moderatör ekibi adına ikinci Turkey şeffaflık raporunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Sizlerle iletişime geçmek için devamında bir AMA yapmayı düşündük.
Öncelikle sub ile ilgili yenilikler:
Son birkaç gündür fark ettiyseniz AutoModerator bazı yorumları siliyor ve kullanıcıları "İfadelerinize dikkat edin." diye uyarıyor. Bu uygulamanın asıl amacı sınır ötesi operasyonlar ve mülteciler için Avrupa kapısının açılmasıyla birlikte son bir haftadır artan radikal, ırkçı ve Türklere hakaret etmek için buraya gelen kullanıcılar. Bu uygulamayla birlikte Türklere karşı kullanıldığı bilinen spesifik ırkçı ifadelerin önüne geçmeyi ve kişisel saldırı sayılabilecek kelimelerini engellemeyi amaçlıyoruz.
Diğer bir yenilik de TR Award ve Çeyrek Altın ödülleri. 500 coin karşılığında herhangi bir kullanıcının beğendiğiniz paylaşımlarına verilebilen bu Türk bayraklı ödül ve çeyrek altın sembolü Turkey'e özel. Bu ödülü herhangi bir kullanıcıya verdiğinizde Turkey topluluğu da 100 coin kazanıyor ve biriken coinlerle ilerde yarışmalar düzenleyerek kullanıcılara 1 ay Reddit Premium hediye edebileceğiz.
Subreddit'in gündemdeki tartışma konularından bir tanesi Türkçe'nin tek paylaşım dili haline getirilmesi. Bu konuyu aramızda tartıştık ve kararımız kuralların aynı şekilde devam etmesi, yani Türkçe'nin zorunlu paylaşım dili olmaması yönünde. İngilizce ve Türkçe arasında seçim yapmayı kullanıcılarımıza bırakıyoruz.

Sizlerin sorularına ve endişelerine yer vermeden önce bir konuya değinmek istiyoruz.

Moderatörlerin buradaki işi ve amacı medeni bir tartışma ve muhabbet ortamı sağlamak. Hepimiz bu işi gönüllü olarak, özel hayatımızdan zaman ayırarak yapıyoruz. Buraya siyasi nedenlerden dolayı öfkeli gelen kullanıcılarımızı anlayabiliyoruz ve ister istemez bu arkadaşlarımızın arasında belli bir kitleyi sub'ın dışında tutmak veya belli bir ideolijiyi yasaklama arzusu oluşabiliyor.
Fakat kural listemizden de anlaşılabileceği gibi, müdahale politikalarımızın amacı herhangi bir ideolojiyi sansürlemek değil; aksine her türlü fikrin kurallar çerçevesinde serbestçe paylaşılabileceği kaliteli tartışma ortamları yaratmaktır. Eğer kısıtlamaya uğradıysanız, bu ortamı bozacak kural dışı hareketlerinizden dolayıdır. Kısıtlamalar, ihlale de bağlı olarak kısa süreli başlayan ve giderek artan özelliğe sahiptir.
Eğer kuralları ihlal ettiğini düşündüğünüz bir içerik görürseniz ve hala müdahale edilmediyse, münakaşaya girmek yerine lütfen rapor ederek bizim çok daha çabuk tepki vermemizi sağlayın.

Son ayın Moderasyon istatistikleri
Son üç ayın Moderasyon istatistikleri
Edit: Talep doğrultusunda Subreddit trafik istatistikleri
Buraya son birkaç haftadır önümüze gelen konuları başlık halinde bırakıyoruz ve thread'in gerisi AMA olarak kullanılacaktır. Burada soracağınız sorular da paylaşıma eklenecektir.

Saygılar, sevgiler

Konu Başlığı: Bizim sub'da paylaşılan "Meta Drama" -- yani başka bir sub'daki Türkiye ile ilgili bir konunun linkini, oradan ban yediğinin ekran görüntüsünü paylaşıp, alakasız anonim kullanıcıların anti-Türkiye veya ırkçı söylemlerini tartışmak.
Bizim düşüncemize göre başka subreddit moderatörlerinin uyguladığı politikalar bizi ilgilendirmiyor. Bu konuda sizin eklemek istedikleriniz varsa paylaşmaktan çekinmeyin.

Konu Başlığı: Sınır ötesi operasyon konularının ve İHA videolarının fazlalığı ve spamlanması.
Sınır ötesi operasyonu ile ilgili bir Mega Thread açtık. Fakat buna rağmen bazı kullanıcılarımız direkt video olarak bu tür görüntüleri paylaşmayı tercih ediyorlar. Aynı haber birden çok kez paylaşılırsa kaldırıyoruz ve bunda bir sakınca görmüyoruz. Yine de görüşlerinizi dinlemek isteriz.

Turkey kullanıcıları, bu thread sorularınıza ve görüşlerinize açıktır. Benzer konuları aynı comment altında tutarsanız, hepsiyle ilgilenmek bizim için daha kolay olacaktır.
submitted by Caserias to Turkey [link] [comments]


2020.02.08 16:21 pey_zaj Ösym başvuru işleri

Mezuna kaldıysanız bu uygulamayı indirip direkt yeni başvuru yapabiliyorsunuz ilk kez başvuru yapacaksanız hocanıza sorun. Okulda din dersi gördüyseniz zorunlu din dersi gördüm seçeneğini işaretleyin yoksa din soruları yerine fazladan felsefe çözmeniz gerekecek. Bunun dışında her şeyi düzgün yaptığınızdan emin olun yabancı dil sınavına girmeyeceksiniz öğrendiğiniz yabancı dili yazmayın zaten uyarı veriyor. En başta sizden yeni şifre istediğinde ö, ş, ğ gibi türkçe karakterler kullanmayın yoksa şifreyi giremiyorsunuz. Lütfen dikkatli olun sonra dilekçe yazıp değişiklik yapmak zorunda kalmayın.
submitted by pey_zaj to KGBTR [link] [comments]


2019.11.05 11:44 masalokucomtr Tasarruflu Klima Kullanımı İçin Püf Noktalar

Tasarruflu Klima Kullanımı İçin Püf Noktalar
https://preview.redd.it/3ik5rr3ckuw31.jpg?width=750&format=pjpg&auto=webp&s=63b01be6152cb0980ee73669d15384153f2fb482
Klima kapasitesinin kullanacağınız mekana uygun olduğu konusunda emin olmalısınız. Mekana göre küçük soğutma kapasitesi olan bir klima sizlere yeteri kadar verim sağlayamaz. Böyle bir klima sürekli olarak kompresörü devrede tutacak buna bağlı olarak elektrik tüketiminde de artış olacaktır. Mekan ihtiyacına göre büyük bir soğutma kapasitesine sahip olan klima ise ortamı çok hızlı soğutur. Bununla beraber kompresörü sıklıkla açıp kapatması gerekir. Bu durum ile harcanacak elektrik miktarında da artış görülür. Üstelik yüksek kapasiteli klimalar diğer klimalardan çok daha fazla ses çıkarırlar. Klimaya göre küçük olan bir mekanda çıkan bu ses sizi rahatsız edecektir. Klima kullanılan mekanda ısı yalıtımının olması konforunuzun artmasını sağlar. Buna bağlı olarak enerji sarfiyatınız da düşer. Bu sebeple mekandaki ısı kayıp kazanç noktaları çok iyi izole edilmelidir.
Ayrıca cihazı kullanırken mekandaki pencere ve kapıların kapalı olması gerekir. Kapı zorunlu olarak açık kalmalıysa hava perdesi olarak adlandırılan, dışarıdaki havanın içeriye girmesini engelleyen ürünler kullanılmalıdır. Güneşin direkt camdan mekana girdiği saatlerde panjur, perde ve güneşlikler kullanılmalıdır. Bu durum, klimanın enerji tasarrufu yapmasına yardımcı olacaktır. Dış ünite direkt olarak güneş altında ise böyle yerlerde bir gölgelik, tente vs. dış ünitedeki hava akışını engellemeyecek şekilde direkt gelecek güneş ışıklarından korunması klimada enerji sarfiyatı yapılmasına engel olur. Montaj sırasında dış ve iç ünitelerin yerleşim kurallarına uyulması gerekir. Özellikle ünite hava çıkış giriş kanallarının ve üfleme menfezlerinin önlerinde hava akışına engel olacak nesneler koyulmamalıdır.

İnverter Klima Tasarruflu Kullanımı

Klima istediğiniz sıcaklıktan daha düşük derecelere ayarlanırsa enerji sarfiyatı artar. Bununla beraber konforunuz da azalacaktır. Klimayı en yüksek ya da en düşük sıcaklığa ayarlamak yerine istediğiniz sıcaklıkta sabit bırakmak gerekir. Klimadaki toz tutucu filtreler düzenli olarak temizlenmelidir. Filtreler zaman içerisinde tıkanır. Bu da hava akışının önlenmesine neden olur. Klima size beklenen performansı veremeyeceği için kendisini zorlar.
Böyle bir durumda enerji sarfiyatında da artış olur. Klima dış ve iç ünitelerinde bulunan ısı değiştiricilerin temiz olması son derece önemlidir. Isı değiştiricilerinde tıkanma ya da kirlenme klimanızın istenen ısıtma ya da soğutmayı gerçekleştirmek adına daha fazla çalışmasına; dolayısıyla daha çok elektrik harcamasına sebep olur. Bu sebeple cihaz en az yılda bir defa bakıma sokulmalıdır. Klimanın programlama özelliği enerji sarfiyatını düşürmenize yardımcı olur. Mekan kullanılmadığında klima kapanır, kullanılacağında açılırsa çok daha az elektrik harcanacaktır. Hava yönlendirme kanatları mekan içerisindeki bireyleri rahatsız etmeyecek şekilde ayarlanmalıdır. Chaos Swing özelliğinden yararlanarak mekandaki hava dağılımını daha dengeli hale getirebilirsiniz.
submitted by masalokucomtr to u/masalokucomtr [link] [comments]


2019.08.15 11:52 Haberfutbol24 15 Ağustos 2019 Perşembe Spor Haberleri

15 Ağustos 2019 Perşembe Beşiktaş Haberleri
Beşiktaş'tan Lucas Piazon'a 5 milyon euro!
Beşiktaş'ın Chelsea'de forma giyen Lucas Piazon'a flaş bir teklifte bulunduğu iddia edildi!
ESPN’nin Brezilyalı gazetecisi ve transfer piyasası uzmanı Jorge Nicola, Siyah-Beyazlı ekibin Chelsea’den Lucas Piazon’u transfer etmek için ciddi bir aşama kaydettiğini öne sürdü.
Sol kanatta görev yapan 25 yaşındaki Brezilyalı oyuncu için Chelsea’ye 5 milyon euro teklif yapıldığı da belirtildi.
Beşiktaş'ta öncelik Elyounoussi!
Beşiktaş Yönetimi; Mohamed Elyounoussi, Yevhen Konoplyanka ve Yannick Bolasie üçlüsünden birini getirmek için görüşmelerine hız verdi.
Santrfor oynama özelliğine de sahip bir kanat oyuncusuyla kadrosunu güçlendirmek için uzun süredir arayışta olan Beşiktaş Yönetimi; Mohamed Elyounoussi, Yevhen Konoplyanka ve Yannick Bolasie üçlüsünden birini getirmek için görüşmelerine hız verdi.
Siyah-beyazlılar mali kriterlere uygunluk açısından Southampton forması giyen Norveçli oyuncuyu Elyounoussi’yi listenin başında tutuyor. Everton’dan şans bulamayan Bolasie de Kartal’ın gözdeleri arasında yer alıyor. Beşiktaş’ın bu oyunculardan birini en kısa sürede kiralık olarak kadrosuna katmanın planlarını yaptığı ifade edildi. Schalke ile bir yıllık sözleşmesi kalan Konoplyanka’nın ise bedelsiz veya cazip bir bedel karşılığında transfer edilmesinin düşünüldüğü öğrenildi.
Beşiktaş'ta kapıdaki tehlike!
Teknik Direktör Abdullah Avcı, Karius’un yerine kaleyi mecburen genç file bekçisi Utku Yuvakuran’a teslim edecek. Burak Yılmaz’ın yokluğunu ise kamp döneminde fazla varlık gösteremeyen Güven Yalçın doldurmaya çalışacak. Geçen sezondan cezalı olan Lens de açılış karşılaşmasında forma giyemeyecek.
Kartal, Süper Lig’de 2019-2020 sezonunu cumartesi akşamı Demir Grup Sivasspor deplasmanında açacak. Şenol Güneş’in yerine 3 yıllığına teknik direktörlük görevine getirilen Abdullah Avcı yönetiminde beyaz bir sayfa açan Beşiktaş, Sivas’tan galibiyetle dönerek sezona mutlu bir başlangıç yapmak istiyor. Ancak kadrodaki önemli eksikler Avcı’yı bir hayli düşündürüyor.
Transferde şimdiye kadar Tyler Boyd, Victor Ruiz, Pedro Rebocho ve Douglas’ı renklerine bağlayan siyah-beyazlılar, Sivasspor deplasmanında Burak Yılmaz, Loris Karius ve Jeramain Lens’ten yoksun mücadele edecek. Avusturya kampında daha önce ameliyat geçirdiği sağ ayak 5. tarak kemiğindeki çatlak oluşan Burak’ın yanı sıra Brescia ile yapılan hazırlık maçının ardından sol baldırında ikinci derece zorlanma belirlenen Karius, Sivas’ta forma giyemeyecek.
Bu oyuncular büyük olasılıkla ligdeki Göztepe ve Çaykur Rize maçlarında da yer alamayacak. Kasımpaşa ile oynanan geçen sezonun kapanış maçında ikinci sarıdan kırmızı kart gören Lens de cezalı olduğu için Sivas kafilesinde yer alamayacak. Teknik Direktör Abdullah Avcı, Karius’un yerine kaleyi mecburen genç file bekçisi Utku Yuvakuran’a teslim edecek.
Pedro yedek
Burak’ın yokluğunu ise hazırlık döneminde vasatı aşamayan Güven Yalçın doldurmaya çalışacak. Yeni transferlerden İspanyol stoper Victor Ruiz’i 11’de sahaya sürecek olan Abdullah Avcı’nın, hafta başında takıma katılan Portekizli sol bek Pedro Rebocho’yu yedek soyundurması bekleniyor.
Kartal’da sakatlıkları düzelen Dorukhan, Ljajic ve Medel ise Sivas’ta takımdaki yerlerini alabilecek.
Konoplyanka'nın tek çıkışı Beşiktaş!
Beşiktaş, yıldız oyuncu Konoplyanka ile anlaştı, Schalke'nin kabul etmekten başka çaresi kalmadı.
Siyah beyazlıların, 29 yaşındaki sol kanat oyuncusunun bonservisi için Schalke 04 Kulübü’ne 2.5 milyon Euro ödeyeceği belirtildi. Alman medyası, “Konoplyanka imza atmak için yola çıktı” iddiasında bulundu.
Boyd, Rebocho, Ruiz ve Douglas’ı renklerine bağlayan Beşiktaş, Yevhen Konoplyanka’nın transferi için girişimlerini yoğunlaştırdı. Alman medya kuruluşu WAZ, siyah beyazlıların Ukraynalı sol kanat oyuncusunun transferini bitirdiğini iddia etti. Haberde “Beşiktaş, Schalke’yle de el sıkıştı. Bu transfer bitti. Konoplyanka imza için yola çıktı” dedi. Kulüpler arasında 4 milyon Euro’dan başlayan bonservis pazarlığının 2.5 milyon Euro’da bittiği belirtildi. Görüşmeler ödemenin peşin mi taksitle mi olacağı konusunda sıkışmıştı, ancak tarafların bu sorunu da aştığı öğrenildi. Öte yandan Konoplyanka için Ukrayna’dan da olumlu haberler geliyor.
Bir golcü alıp transferi kapatacaklar
Ukrayna basını yıldız oyuncunun Beşiktaş yöneticileriyle el sıkıştığını ve Schalke’nin anlaşmayı onaylamaktan başka seçeneği bulunmadığını öne sürdü. Beşiktaş’ın 29 yaşındaki Konoplyanka’ya ise yıllık 2.4 milyon Euro vermesi bekleniyor. Geçen sezon teknik direktörüyle sorun yaşayan Ukraynalı, 21 maçta forma giyip 1 gol ve 2 asiste imza koydu. 82 kez milli olup 21 gol atan Konoplyanka, kulüp kariyerinde 343 maçta 66 gol 55 asist yaptı. Bugüne kadar dört futbolcu alan Beşiktaş yönetimi, transferi forvetle tamamlayacak. Burak’ın yedeği olacak santrfor arayan yönetim, çalışmaları sürdürüyor.
Beşiktaş'ın forvet transferindeki ilk hedefi: Jonathan Kodjia
Beşiktaş forvet arayışlarında Aston Villa’da oynayan Jonathan Kodjia’yı listenin en başına aldı. Yönetim Fildişili futbolcu için İngiliz kulübü ile görüşme yapacak. 29 yaşındaki oyuncunun bonservisiyle alınması planlanıyor.
Beşiktaş forvet arayışlarında yeni bir isme yöneldi. Siyah-Beyazlı yönetim Aston Villa'da forma giyen ve sözleşmesi gelecek yıl bitecek olan Fildişili golcü Jonathan Kodjia'yı transfer etmek için İngiliz kulübüyle bir görüşme gerçekleştirecek.
29 yaşındaki oyuncuyu bonservisiyle almayı planlayan yönetimin şartları zorlaması bekleniyor. Geçtiğimiz sezon 42 resmi karşılaşmada 9 gol kaydeden Fildişili star 5 sezondur Aston Villa ile oynuyor. Siyah-Beyazlı yönetimin bu oyuncunun menajeriyle de görüşme yapacağı öne sürüldü.
Beşiktaş Maçı İzle, Şifresiz Maç İzle, Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle,

15 Ağustos 2019 Perşembe Fenerbahçe Haberleri

Valbuena şaşkınlığı!

Fenerbahçe'nin sezon başında sözleşmesini yenilemediği Mathieu Valbuena, Olympiakos’da adeta döktürüyor.
Sarı-lacivertli takımın sezon başında sözleşmesini yenilemediği Mathieu Valbuena, Olympiakos’ta adeta döktürüyor. Fransız yıldız, Medipol Başakşehir’e karşı Şampiyonlar Ligi 3. ön elemesinde oynadığı 2 maçta çok iyi bir performans sergiledi.
Valbuena, İstanbul’da oynanan ilk maçta 73 dakika sahada kalıp, galibiyet golünün asistini yaptı. Atina’daki rövanşta da ilk golün hazırlayıcısı olan 33 yaşındaki yıldız, 2. golü de penaltıdan buldu.
Olympiakos’un teknik direktörü Pedro Martins tarafından serbest olarak kullanılan ve ofansif oyun kurucu görevini üstlenen tecrübeli futbolcu, hem fiziksel hem de oyun olarak başarılı bir grafik çiziyor.
Olympiakos ile şimdiden 4 resmi maça çıkan Valbuena, 1 gol atıp 3 asist yaptı.

Fenerbahçe'de gergin bekleyiş!

Fenerbahçe, Süper Lig’de ilk maça 5 gün kala hâlâ transfer için ter döküyor. Stoper, sol bek, orta saha ve forvet hattına takviyeler bekleniyor, kaleci konusunda da Volkan Demirel belirsizliği sürüyor.
Fenerbahçe, Süper Lig’de ilk maçına Gazişehir önünde 19 Ağustos Pazartesi günü çıkacak. Teknik direktör Ersun Yanal’ın ısrarla kadrodaki eksikleri dile getirmesine karşın ligin ilk maçına 5 gün kala eksiklerin doldurulamaması merak uyandırıyor.
Sol bek, stoper, orta saha ve forvette eksikleri dile getiren Ersun Yanal ve Ali Koç, transfer çalışmaları için yoğun bir mesai harcıyor. Kale konusunda da ilk günden beri Volkan Demirel konusunun belirsiz olması gözlerden kaçmıyor. Volkan konusunda olumlu ya da olumsuz herhangi bir karar alınmaması herkesin kafasında soru işareti bırakıyor. Sol bekte de Hasan Ali Kaldırım’ın sakatlığı ve Abdulcebrail’in hazır olmaması nedeniyle mecburen Nabil Dirar kullanıyor.

CİDDİ EKSİKLER

Dirar’ı aslında sağ kanat görmek isteyen Yanal, mecburen böyle bir hamle yapıyor. Stoperde de Zanka’nın katılmasına karşın antrenman ve maç eksiği kuşku bırakıyor. Serdar Aziz de sakatlığını daha yeni atlatıyor.
Kolarov konusunda somut bir gelişme bulamayan Fenerbahçe, defans beklemeye devam ediyor. Orta sahada da iyi bir 6 numara isteyen teknik heyet, Jailson’u hazırlık döneminde hep stoper oynattı. Şu anda Ozan Tufan dışında alternatif yok.
Forvette de Vedat Muriç’e mutlaka iyi bir alternatif olması gerektiğini düşünen Ersun Yanal, bu konuda da olumlu bir adım atılmaması nedeniyle sakatlık veya ceza korkusunu ciddi anlamda hissediyor.

Fenerbahçe'den Orel Mangala'ya iki katı teklif!

VfB Stuttgart’tan yıllık 800 bin euro kazanan ön libero Orel Mangala’ya, 1 milyon 600 bin önerildi. Alman ekibine de 1 yıllık kiralama ve sezon sonu 7 milyon euroluk zorunlu satın alma teklifi yapıldı.
Fenerbahçe için son transfer iddiası Almanya’dan. Alman transfer sitesi transfermarkt’ın da sitesinde Fenerbahçe’ye gitme olasılığını yüzde 37 olarak gösterdiği Orel Mangala için, Sarı-Lacivertli kulübün 1 milyon 600 bin euroluk maaş teklifinde bulunduğu öne sürüldü. Alman basını, uzun süredir Sarı-Lacivertliler’in gündeminde olan oyuncunun şu anda VfB Stuttgart’ta yıllık 800 bin euro kazandığı hatırlatıldı. Fenerbahçe’nin ise Belçikalı genç oyuncuya bunun iki katını önerdiği bildirildi. Türk kulübünün Alman ekibine 1 sezonluk kiralama ve sezon sonunda 7 milyon euroluk satın alma opsiyonu önerdiği de belirtildi.

SÖZLEŞMESiNi UZATTILAR

Bu sezon küme düşen Stuttgart’ın bırakmak için 10 milyon euro istediği Belçikalı oyuncuya, Fransa’dan Lyon’un yanı sıra bir çok kulübün talip olduğu da iddia edildi. Hansa Rostock’a karşı oynanan DFB Kupası’nda sol diz iç bağlarında esneme meydana gelen ve 4 hafta sahalardan uzak kalacak olan Mangala’yla ilgili Alman ekibinin kararını bu hafta içinde vereceği de belirtildi. Stuttgart yönetim kurulu üyesi Thomas Hitzlsperger oyuncuyla sözleşme uzatmalarını “Başarılarını gördük ve son 2 ay içinde sözleşmesini yeniledik. Yeni sezonda mutlaka kadromuzda bulunmasını istiyoruz” sözleriyle dile getirmişti.

Fenerbahçe Manchester United'ın yıldızı Rojo'nun peşinde!

Fenerbahçe, Manchester United’da şans bulamayan 29 yaşındaki Arjantinli yıldız Marcus Rojo'yu bir yıllığına kiralamaya çalışıyor.
Roma'nın Sırp yıldızı Aleksandar Kolarov’un transferinin bir türlü sonuçlanmaması nedeniyle alternatif isimlere yönelen Fenerbahçe, Laziolu Riza Durmisi’nin ardından Kolarov gibi hem sol bek hem stoper oynayabilen Manchester Unitedlı Marcos Rojo ile temasa geçti.
Sarı lacivertliler, İngiliz ekibinin teknik direktörü Ole Gunnar Solskjaer’in kadroda düşünmediği 29 yaşındaki futbolcu için 1 yıllık kiralama tekliflinde bulundu.
Geçen sezon sadece 6 maçta şans bulabilen Rojo, geçtiğimiz haftalarda kendisine talip olan Everton Kulübü ile görüşmüş ancak maddi konularda anlaşma sağlayamamıştı.
Manchester United’ın 2014 yılında Sporting Lizbon’dan 20 milyon Euro’ya transfer ettiği Marcos Rojo, Arjantin Milli Takımı’nda da forma giyiyor. Tecrübeli oyuncunun ManU ile 2 yıllık daha sözleşmesi bulunuyor.

Roma'nın Kolarov inadı!

Sarı-Lacivertliler, Sırp yıldızla her konuda anlaştı. Ancak İtalyanlar onun Fenerbahçe’ye gitmesine bir türlü izin vermiyor.
Fenerbahçe'de Aleksandar Kolarov belirsizliği devam ediyor... Sarı-Lacivertliler, Roma'da forma giyen sol kanat oyuncusu Kolarov ile her konuda anlaşma sağladı. Tecrübeli oyuncu da Fenerbahçe'de oynamayı istiyor.

MİRSAD TÜRKCAN GÖRÜŞECEK

Ancak İtalyanlar bir türlü Kolarov'u bırakmak istemiyor... Fenerbahçe, önümüzdeki günlerde Mirsad Türkcan aracılığıyla bir kez daha Roma ile masaya oturacak.
Roma'lı Kolarov'un transferini özellikle Fenerbahçe taraftarları da dört gözle bekliyor.

Fenerbahçe'de savunmaya Tunuslu yıldız: Yohan Benalouane

Fenerbahçe, İngiliz kulübü Nottingham Forest’in stoperi Yohan Benalouane’yi almak için harekete geçti. Fransız pasaportu da olan oyuncu sağ ve sol bekte de forma giyebiliyor.
Fenerbahçe Zanka’nın yanına düşündüğü Sevilla’lı eski futbolcusu Simon Kjaer’in transfer işinin uzaması nedeniyle listeye İngiliz Kulübü Nottingham Forest’te forma giyen Tunus asıllı Fransız stoper Yohan Benalouane’yi aldı.
Sportif Direktör Comolli’nin bu oyuncu hakkında araştırma yaptığı, menajeriyle görüştüğü öğrenildi. Sağ ve sol bekte de forma giyebilen Benalouane’deki tek engel ise oyuncunun yaşının 32 olması. Kulübüyle 1 yıl daha sözleşmesi olan Yohan Benalouane’yi Kanarya 500 bin euroluk bir bonservis bedeliyle almayı planlıyor.
Bu oyuncu için son kararı teknik direktör Ersun Yanal’ın vereceği belirtildi.
Fenerbahçe Maçı İzle, Canlı Maç İzle, Şifresiz Maç İzle, Taraftarium 24 İzle

15 Ağustos 2019 Perşembe Galatasaray Haberleri

Roman Yaremchuk'tan Galatasaray açıklaması!

Yeni sezon öncesi kadrosunu bir golcüyle güçlendirmek isteyen Galatasaray, uzun bir süredir Radamel Falcao'nun transferine kilitlenmişti. Cim Bom'un gündemindeki bir başka isim olan Roman Yaremchuk'tan ise Sarı Kırmızılılar'la ilgili flaş bir açıklama geldi.
Yeni sezon öncesi kadrosunu bir golcüyle güçlendirmek isteyen Galatasaray, uzun bir süredir Radamel Falcao transferine kilitlenmişti. Dünyaca ünlü futbolcudan gelecek nihai haber merakla beklenirken Cim Bom'un gündeminde yer alan bir başka santrfor Roman Yaremchuk ise Sarı Kırmızılılar ile ilgili flaş bir açıklama yaptı.
Gent forması giyen 23 yaşındaki Ukraynalı forvet, Belçika'da yayım yapan Sport/Voetbalmagazine dergisine verdiği röportajda Galatasaray'a gelip gelmeyeceğine yönelik bir soruya "Eğer kariyerimde yeni bir adım atacaksam bir sonraki durağım, kesinlikle kupalar kazanabileceğim büyük bir takım olmalı. Ancak kulübümle iki yıl önce dört yıllık kontrat imzaladım. Dolayısıyla takımda kalıp kalmayacağıma Gent yönetimi karar verir." şeklinde yanıt verdi.
Bu sezon takımıyla çıktığı 5 maçta 5 kez fileleri sarsan Yaremchuk'un Gent ile olan mukavelesi 2021 yazında sona eriyor. Yıldız isim, birkaç ay evvelki bir demecinde Galatasaray'ın geçtiğimiz sezonun devre arasında kendisini istediğini söylemişti.

2020 model Galatasaray!

Galatasaray, yeni transferlerini de kadrosuna kattığında yıldızlar karması gibi olacak. İdeal 11 olarak görülen isimler Avrupa’nın ünlü kulüplerinde ve milli takımlarda kendilerini kabul ettirdi.
Şampiyonlar Ligi’ne direkt gruplardan katılan, ligde de yeniden zafere ulaşmanın hesaplarını yapan Galatasaray, bu sezon adeta yıldızlar karması şeklinde sahaya çıkacak.
Sarı-kırmızılıların ideal 11’inde yer alan futbolcuların çoğunun Avrupa’nın üst düzey liglerinde görev yaptığı, birçoğunun da milli takımlarında görev aldığı dikkatlerden kaçmadı. Cim-Bom’un ilk 11’inde yer alacak kaleci Muslera, Uruguay Milli Takımı’nın vazgeçilmezi olurken, Mariano da Bordeaux ve Sevilla formalarıyla Avrupa’da boy gösterdi. 23 yaşındaki stoper Marcao, Portekiz Ligi’nden Galatasaray’a gelirken, Luyindama da Demokratik Kongo Cumhuriyeti Milli Takımı’nda yer alıyor. Japonlar’ın üst düzey futbolcuları arasında yer alan Nagatomo da tam 117 kez milli formayı giyerken, Inter gibi Avrupa’nın üst düzey bir takımında forma giydi.
Nzonzi-Seri ikilisi geçen sezon transferde göz doldururken, Feghouli ile Belhanda da üst düzey kariyere sahip oyuncular...
Aynı şekilde Babel de Hollanda Milli Takımı’nda kendini kabul ettiren bir yıldız isim... Kolombiya Milli Takımı Kaptanı Falcao da gerek milli gerekse Avrupa takımları forması altında birçok gole imzasını koydu.

G.SARAY’IN İDEAL 11’İ

Muslera
Mariano
Luyindama
Marcao
Nagatomo
Nzonzi
Seri
Feghouili
Belhanda
Babel
Falcao

Fatih Terim Denizli'ye gidemiyor!

Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim, bir süre takımını yalnız bırakacak.
Fiorentina ile oynanan dostluk maçı dönüşünde bel fıtığı ameliyatı olan Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim, bir süre takımını yalnız bırakacak.
Sarı-kırmızılıların Süper Lig ilk maçı olan Yukotel Denizlispor deplasmanında Terim’in yer almayacağı öğrenildi. Zaten cezalı olan tecrübeli teknik adamın, henüz iyileşme sürecini tamamlamadığı ifade edildi.
Karşılaşmanın hazırlıklarına Florya Metin Oktay Tesisleri’nde devam eden sarı-kırmızılılarda çalışmaları üç antrenör Levent Şahin, Ümit Davala ve Hasan Şaş gözetiminde sürdürüyor.
Galatasaray Maçı İzle, Canlı Maç İzle, Şifresiz Maç İzle, Taraftarium 24 İzle

15 Ağustos 2019 Perşembe Trabzonspor Haberleri

Sturridge için büyük kapışma!

Fenerbahçe ve Trabzonspor ile birlikte toplam 11 kulübün teklif yaptığı İngiliz yıldız dün annesi Grace ve menaceri olan amcası Dean’i İstanbul’a gönderdi. İkili bugün de Trabzon’a gidecek. İngiliz basınına göre Daniel Sturridge, Fenerbahçe’nin senelik 21 milyon TL’lik teklifine sıcak bakıyor. Ancak son kararını, ailesi Trabzonspor ile görüşüp İngiltere’ye döndükten sonra verecek.
enerbahçe ve Trabzonspor’un forvet adayları arasında ilk sırada yer alan Daniel Sturridge’da önemli gelişmeler yaşanıyor. İngiliz basını, 29 yaşındaki forvetin Sarı- Lacivertliler’in yaptığı haftalık 60 bin Pound (Yıllık 21 milyon TL) teklife olumlu baktığını yazdı. Haberlerde, Sturridge ve ailesinin kısa sürede İstanbul’a geleceği belirtildi. Dün futbolcunun kendisi gelmedi. Ancak annesi Grace ile menacerliğini yapan amcası Dean Sturridge dün İstanbul’daydı.

Prag maçını izleyecek

Anne Sturridge ile amcasının dün Fenerbahçeli yöneticiler ile bir araya geldiği öne sürüldü. İkili, bugün de Trabzon’a gidiyor. Sturridge’ın ailesinin, Bordo- Mavililer ile pazarlık masasına oturacağı, akşam da Sparta Prag ile oynanacak maçı izleyeceği kaydedildi.

Teklif yağıyor

29 yaşındaki forvete Avrupa, ABD ve Ortadoğu’dan da teklifler var. Ancak Daniel Sturridge’ın Türkiye’ye gelmeye sıcak baktığı kaydedildi. Sturridge, annesi ve amcası İngiltere’ye döndükten sonra Fenerbahçe ve Trabzonspor’un tekliflerini değerlendirip, son kararını verecek. Yıldız futbolcu, 2013 yılının ocak ayından beri Liverpool forması giyiyordu. Başarılı oyuncu, bu yaz boşa çıktı.

Trabzonspor'da golcüler şova hazır

Sparta Prag ile oynanan maçta Trabzonspor'un gollerini atan Caleb Ekuban ile Alexander Sörloth, bu akşam da Fırtına’nın en büyük kozları olacak. Çekya’da beraberliği getiren ikili bu kez Fırtına’ya tur hediye etmek istiyor.
Fırtına’nın golcüleri Caleb Ekuban ve Alexander Sörloth, Sparta Prag ile oynanacak rövanş karşılaşması öncesinde yine Trabzonspor’un en büyük silahları olacak. Taraftarının da desteğini arkasına alacak olan Fırtına, hücum futbolu ile rakibini yıkmayı planlıyor. Bu doğrultuda teknik direktör Ünal Karaman da hem Ekuban’ı hem de Sörloth’u aynı anda sahaya sürmeyi düşünüyor.

Güven büyük

İlk karşılaşmada Karadeniz ekibinin gollerini atan ve Çekya’da alınan 2-2’lik beraberlikte büyük rol oynayan ikili, Medical Park Stadyumu’nda bu kez Bordo- Mavililer’e turu getirmeyi hedefliyor. Teknik heyet de kritik mücadele öncesinde iki golcüsüne bir hayli güveniyor.
Canlı Maç İzle, Şifresiz Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]


2018.02.11 16:51 Focaotelleri İzmir Kent Tarihi Ve Kentlilik 2017

İzmir Kent Tarihi Ve Kentlilik XX. yüzyılın başladığı sıralarda dünya nüfusunun yalnızca onda biri şehirlerde yaşamaktaydı. Aynı yüzyıl biterken durum çok değişmiş, yer yüzündeki her üç kişiden birisi hayatını şehirlerde sürdürmeye başlamıştı.Günümüzdeki beklenti ve geleceğe yönelik olarak yapılan menfaatimlar ise, önümüzdeki bir-kaç on yıl içinde her iki kişiden birisinin şehirlere yerleşmiş olacağına işaret etmektedir. Ülkemizdeki durum da, dünyadaki eğilimle benzerlik gösteren bir çizgide evrilmektedir. Geride kalan son yüzyıl içindeki bu değişim, bilhassa eski dünyanın binlerce yıllık geçmişleriyle, insanlık ve uygarlığın belgesel kanıtları olan tarihsel şehirlerini, acil çözüm bekleyen problemlerla karşı karşıya bıraktı. Bu şehirlerin tarihsel dokularıyla, yeni ihtiyaçların dayattığı yapılaşma ve şehirleşme şekilleri arasında çatışmalı bir durum yaşanmaya başladı. Değişen zaman ve koşulların doğurduğu ihtiyaçların baskısı, tarihsel şehir dokularını geri dönüşüm imkânı bırakmadan yok olma tehlikesiyle baş-başa bıraktı. Geçmişten gelen uygarlık birikiminin taşıyıcısı olan şehirsel doku ile yeni yapılaşma arasında uyumlu çözümler bulmak, ivedi bir ihtiyaç haline geldi. Bu ihtiyaç, şehirler ve şehirleşme ile ilgili düşünmeyi, ortaya çıkan problemlera çözümler üretmeyi ve bunları uygulayacak kurumları çeşitlendirmeyi zorunlu hale getirdi. Hızlı şehirleşmenin yarattığı ve problemlera çözüm aranırken, şehirlerin tarihi üzerine yapılan çalışmaların da yoğunlaştığı görüldü. Çünkü şehirlerin tarihsel serüvenlerini araştırmak, tarihsel deneyimleri öğrenerek şehirlerin bugünü üzerine düşünmek anlamına gelmektedir. Bu çalışmalar şehirlerin ortaya çıkışları, yerleşme tipi olarak özelliklerinin neler olduğu, nasıl yönetildikleri, planlamanın evrimi ve konut tipleri gibi konularda geçmişte oluşan deneyimleri, yeni kUşaklara transferya başladı. Çok geçmeden şehir tarihlerini araştırmanın, günümüzdeki kUşaklar için fonksiyonel olduğu fark edildi ve bu araştırmalar yaygınlaştı.
İzmir Araştırmaları Araştırmalar gösterdi ki, şehirler tarihin her döneminde var olan bir yerleşme tipi değildi. Kentlerin ortaya çıkışları, insanların tarımsal üretime ve yerleşik hayata geçişleriyle bağlantılı bir değişim olarak görünmektedir. Tarımsal üretim yaparak beslenen ve geçimlerini bu şekilde sağlayan insanların, tarım alanları yakınlarında kurdukları köylerde yerleşik hayata geçtikleri biliniyor. Yerleşik hayatın bu ilk evreleri ile şehirlerin kuruluşu ve ortaya çıkışları arasında direkt olarak bir ilişki vardır. Tarihsel olarak insanların tarımsal üretim yapmaya başladıkları dönem, şehirlerin ortaya çıkışlarını hazırlayan en önemli gelişmeydi. İnsanlık tarihinde bu gelişmenin görüldüğü ve kabaca İÖ. 8000-4000 yılları arasına tarihlenen süreç, Neolitik Çağ olarak adlandırılmaktadır. Hatta bu süreçte bazı yerleşmelerin köy sayılamayacak kadar büyüdüğü de bilinmektedir ve bu yerleşmelerin köy mü, yoksa şehir mi sayılmaları gerektiği, bilim adamları tarafından hala tartışılmaktadır. Bu tartışmaya konu edilen neolitik yerleşmelerden birisi de Anadolu’da bulunmaktadır. Burası Konya iline bağlı Çumra ilçesi sınırları içinde bulunan Çatalhöyük’tür.
Kaynak : İzmir
submitted by Focaotelleri to u/Focaotelleri [link] [comments]


2017.06.04 20:15 KhaosMT2TakimLideri KhaosMT2 Oyun Rehberi

Selamlar arkadaşlar. Oyunun test sürecinde karşılaşılan en büyük sorunun oyuncularımızın nerelerde kasılması ve neler yapması gerektiğini tam olarak çözememiş olmasıydı ve bizde bu nedenle bir rehber hazırlamaya karar verdik.
BAŞLANGIÇ VE KASILMA
İlk olarak kasılma bölgeleri.
NOT: EĞER HARİTALARIN KARŞILARINDA YAZAN SEVİYE ARALIKLARINDA DEĞİLSENİZ HİÇ BİR ŞEY ELDE EDEMEZSİNİZ!!
Oyuna başlangıcınız fotoğrafta ki gibi olacak. Bütün karakterler için başlangıç aynı şekilde. Sandığı kullandığınız zaman size gerekli olan bütün ekipmanlara sahip olacaksınız.
Sandıktan aldığınız ekipmanlar ile 50. seviyeye kadar köpeklerde rahat bir şekilde kasabilirsiniz. Bizim önerimiz ise hemen 50. seviyeye kadar kasmamanız yönünde. Köpeklerde biraz vakit geçirerek Ayışığı Define Sandığı ve Altıgen Hediye Paketi kasmanızı tavsiye ediyoruz. Çünkü köpeklerden ayrıldıktan sonra karşınıza gelecek canavarlar köpeklerden çok daha güçlü olacak ve bu kastığınız sandıkların içinden çıkanlar sayesinde karşılaştığınız canavarları çok daha rahat şekilde kesebileceksiniz.
NOT: Ayışığı Define Sandığı etkinlikler dışında sadece köpeklerden ve görevden elde edilebilir.
Birinci köylerde yeterli olacağını düşündüğünüz sayıda sandığı elde ettikten sonra yukarıdaki sıra ile seviyenize göre haritalara giderek eşyalarınızı geliştirmek için gerekli olan malzemeleri içeren sandıkları elde edebilirsiniz. Bizim tavsiyemiz yine seviye kasmakta fazla acele etmemeniz yönünde yukarıda da belirttiğimiz gibi harita değiştirdiğiniz zaman karşınıza gelecek canavarlarla hali hazırda kastığınız haritadaki canavarlar arasındaki güç farklı hayli fazla olacak. Bu nedenle karakterinizi bir seviyeye kadar güçlendirmeniz sizlerin yararına olacaktır.
TEMEL EŞYA YAPIMI ve GELİŞTİRME
Temel eşyalarınızı yani 70. seviye zırhlarınız, 65. seviye silahlarınız gibi eşyaları elde etmek için birinci köylerdeki metinleri kesmeniz gerekmekte. Bu metinlerden elde edeceğiniz tarifleri ve köpeklerden düşen eşyaları kullanarak ilgili NPC den eşyalarınızı direkt +9 olarak elde edebilirsiniz. Buradan sonra eşya gelişimlerinde, geliştirme işleminin başarısız olma ihtimali mevcut. Bu nedenle metinlerden düşen kutsama kağıtlarını saklamanız ve gerektiği yerde Jack Pumpkin isimli NPC ye giderek Tanrı Taşı yapmanız gerekiyor. Tanrı Taşı ile yaptığınız geliştirmelerde işlem başarısız olsa dahi eşyanız hiç bir şey kaybetmez.
ÖZEL KRİSTALLER VE ŞEBNEM GELİŞTİRME
Yukarıda bahsettiğimiz iki sandıktan elde edeceğiniz malzemeleri Baek-Go isimli NPC ye giderek işinize yarayacak şebnemlere ve özel kristallere çevirebilirsiniz. Bunlar sizlere hem seviye kasarken hem düello yaparken yardımcı olacak malzemelerdir. Özel kristallerin toplam 5 seviyesi bulunur. Bunlar sırasıyla İşlenmemiş > Yontulmuş > Ender > Antika > Efsanevi şeklinde geliştirilebilmektedir. Şebnemlerinizi yaparken orijinal TR tarzında malzemelere ihtiyaç duyacaksınız ve bunları da aynı şekilde geliştirip şebnemlerinizi elde edeceksiniz.
SİMYA SİSTEMİ
Karakter gelişimi için üzerine en çok düşmeniz gereken kısım ise simya sistemi. Her karakterin günde 50 defa simya görevi yapma hakkı var. Yani bir karakter ile günde 50 adet simya sandığı kasabilirsiniz. Kastığınız simya sandıklarının ve içinden çıkanların ticaretini yapabilirsiniz. Simyalarınızı direkt olarak kusursuz ve efsanevi olarak elde edersiniz. Yapmanız gereken tek şey artı basmak olacak. Artı basmak için ve süre uzatmak için gerekli olan malzemelerinizi de görev yaparak elde ettiğiniz sandıklardan elde edeceksiniz. Daha sonra kullanmak istediğiniz ya da satmak istediğiniz simya taşlarınızı MUTLAKA deponuzda saklayın. Simya envanterinde bırakmayın.
EVCİL HAYVAN SİSTEMİ
Oyunumuzda bildiğiniz gibi aynı anda 3 taneye kadar evcil hayvan çağırabiliyorsunuz. Elbette aynı anda 3 evcil hayvan kullanabilmek için belli bir seviyeye gelmiş olmanız gerekecek. Evcil hayvanlarınızı bütün bayrakların birinci köylerinde sabit olan Amiral Angmur isimli NPC den alabilirsiniz. Sonrasında bu evcil hayvanlarınızı gerekli malzemeleri toplayarak geliştirip güçlenmesini sağlayabilirsiniz. O nedenle hayvanlarınızı geliştirirken seviyenize uygun olmasına dikkat edin. 3 adet evcil hayvan çağırmanız sizlere düello yaparken engel olmayacaktır.
EFSUN SİSTEMİ
Oyunumuzda eşyalarınıza iki şekilde efsun atabilirsiniz. Birincisi klasik yoldan NPC den aldığınız nesneler ikincisi özel NPC miz üzerinden direkt olarak istediğiniz efsunları seçerek. Peki bu ikisi arasında ki fark nedir? İkisi arasında ki fark klasik yoldan efsun atarken eşyalarınıza gelecek olan efsunların oranları sabit olmayacak yani 5/5 bir eşya yapmak için çok fazla zaman harcamanız gerekebilir. NPC den kendiniz seçerek efsun atmanız da diğer yöntemden biraz pahalıya mal olacaktır ancak eşyanız direkt olarak 5/5 ve maksimum oranlarda efsuna sahip olacaktır. Buda sizlere zamandan kazandıracaktır.
GÖREVLERİMİZ
Oyun içinde yapabileceğiniz 4 adet tek seferlik, 10 adet sürekli yapabileceğiniz görev mevcut. Tek seferlik görevlerimiz sizlere karakterlere karşı savunma bonusu verecek ve tabi ki diğer 10 göreve kıyasla daha zor olacaktır. Diğer 10 görevde sizlerin gelişmesine yardımcı olmak amaçlı tasarlanmıştır. Kasarken elde ettiğiniz ot sandıklarından çıkan otları bu görevlerde kullanacaksınız ve karşılığında işinize yarayacak eşyalar elde edeceksiniz.
ZİNDANLAR VE PATRON CANAVARLAR
Bildiğiniz gibi bizim oyun tarzımız diğer oyunlardan oldukça farklı. Bu nedenle zindan ve patron canavarlar diğer oyunlar kadar karakter gelişimine etki etmiyor. Kovaladığınız zaman kazanacaklarınız tabi ki az değil fakat genel karakter geliştirmesi için kovalanması zorunlu değil(Eşya geliştirme vb. için). Peki neden var bunlar? Bu zindanlar ve patron canavarlar oyunu hareketlendirmek için eklediğimiz ekstralar diyebiliriz. Örneğin Kristal Odada ki ejderhayı kestiğiniz zaman kostüm elde edebilirsiniz. (Özel etkinlikler dışında elde edeceğiniz kostümler bir efsunludur.) Oyunda ekli olan patron canavarları kesebilmek ve zindanları temizleyebilmek için grup kurmanız gerekmektedir. Patronlar ve zindanlar tek kişi temizleyemeyecek şekilde düzenlenmiştir. Burada da takım oyunu oynayabilen oyuncular bireysel oyunculara göre bir adım öne geçecek. Hiç bir zindanı tek başınıza temizleyemezsiniz ve zindanlarımızda seviye sınırı bulunmaktadır. Örneğin şeytan kulesini temizlediniz ve Lucifer'ı öldürdünüz. Eğer seviyeniz 100 den yüksek ise kestiğiniz Lucifer size hiç bir eşya vermeyecektir. Zindanlara girmeden önce en yüksek kaç seviye olmanız gerektiği ve tavsiye edilen giriş seviyesi bütün zindan girişlerinde yazıyor bunlara dikkat etmenizi tavsiye ederiz.
HANGİ ZİNDANDAN NE ELDE EDİLİR? Temizlemeniz gereken 3 adet zindan var. Birincisi şeytan kulesi. Şeytan kulesini temizlediğiniz zaman zırhlarınıza ve silahlarınıza basacağınız taşları elde edebilirsiniz. İkincisi kristal oda. Kristal odada ki ejderhayı kestiğinizde kostüm elde edebilirsiniz. Üçüncüsü Catacomb. Catacombu temizlediğinizde zırhlarınıza ve silahlarınıza ekstra taş slotları açmak için gerekli olan Fosil Gözyaşı yapmak için gerekli olan malzemeleri elde edebilirsiniz.
Merak ettiklerinizi ve önerilerinizi yorum kısmından bizlere iletebilirsiniz.
submitted by KhaosMT2TakimLideri to KhaosMT2 [link] [comments]


2017.04.04 18:38 sinebiryan Başörtüsü Neden Yasaklandı?

I'm gonna get butchered for this but after watching and reading some stuff about this ban, this really was fucking stupid.
İyi açıklamak için Türkçe olarak devam edicem.
Ülkenin çoğu müslüman, müslüman kadınlar başörtüsü takmak zorunda dinlerine göre (sürekli belki yatmadan önce serbest tam olarak ben de bilmiyorum), sen de diyorsun ki devlette çalışırken çıkaracaksın.
Şimdi bi kaç nedeni var bunun anlıyorum. Dini bir simge olarak sosyal örgütleşme aykırı bir olay, devlet olduğu için tarafsız olmak zorunda, normalde çalışanların sakallı falan takım elbise zorunlu vesaire (kadınlarda kılık kıyafet zorunluluğunu tam olarka bilmiyorum).
Şimdi bi de onların tarafından bakalım. Devletin bi' yasası var. Yani davalar, hukuklar gibi sağa sola kayamıyor. Fakat müslümanların içinde ayrı sosyal gruplar var, başörtüsü takma nedenleri için. Aile zorunluluğu bunlardan biri. Bundan daha trajik bir şey var ama. Senin nüfus cüzdanında dininin ne olduğu yazıyor. Sen devlet olarak başörtüsünü yasaklıyorsun devlet kurumlarında nüfus cüzdanında din: islam yazıyor. Niye? Öyle işte.
Ya nedir abi bu kadar çıkışma. Ne oldu şimdi serbest oldu da o kadar yasakladın? Hiç yasaklama olmasaydı o zamanlar hem bu kadar birikmeyecekti hem de tahmin ettikleri şeyler olmayacaktı. İleri görüşlü bir adam çıkmadı da bugünleri görmedi. Yasaklar hiçbir zaman iyi şeyler getirmedi. En büyük örneği şu anda Amerika'da oluyor. Gay hakları, marijuana kullanma hakkı, silah kullanma hakkı (tamam buna ben de katılmıyorum o ayrı, gerçi bizde de var ama bu kadar serbest değil sıra ona da gelir umarım) vesaire.
Son olarak ben ateist değilim deistim. Siyasal simge olarak başörtüden ben de tiksiniyorum ama adamdan daha adam olan müslüman erkeklerle, insandan daha insan olan müslüman kadınlarla tanıştım. AKP'lilerin CHP genellemesi gibi olmayın. Biraz açık fikirli olun.
TLDR; Be open-minded. Don't hate something because it represents the majority. It's fucking 2017. A time where black people massacred in US now gay people are getting married. Both sides should be respectful to each other. Stupid people are stupid no matter what side they are on.
edit: from ibsum
tamam ama bu bir ozgurluk. Birak mini etek giymek isteyen giysin, basini kapatmak isteyen kapatsin. Ingiltere'de boyle. Ve hicte bi problem gormedim ben.
Tayyip yarin gelse, butun okullari imam hatip yapip, butun cocuklari o okullara zorlarsa nasil olur? Senin ozgurluklerin elinden alininca ne olacak?
sonedit: hiç yasaklama olmasaydı demek biraz safça ve mağdur edebiyatı olmuş. Fakat yasağın hukuktan çok sosyal alana yansıdığı çok açık. En azından üzerinde düzenleme yapılabilirdi. Direkt yasak konulması kimsenin işine yaramadığı görüldüğü gibi.
submitted by sinebiryan to Turkey [link] [comments]


2015.05.27 05:58 SouIHunter Neden baraj tamamen kalkmalı ve Neden cumhurbaşkanlığı seçimleri "Alternatif Oylama" yöntemiyle yapılmalı

Herkese selamlar,
Fazla detaya girmeden (hopefully no walls of text) seçim yöntemleri ve Türkiye'ye en uygun olduğunu düşündüğüm şeklini bu Subreddit'e tartışmaya açmak istiyorum.
İlk önce şuanki sistemler ne.
Her ne kadar inanması güçde olsa şuan Gerrymandering sistemini kullanmaktayız bizde ABD gibi. Ne olduğunu merak edenler için söyleyeyim, oylarla temsil oranlarının fark göstermesini sağlayan bir sistemdir. Hedefinde yerel yönetimler vardır.
Mesela Kırşehirde MV için 150.000 oy gerekirken Siirtte 50.000 oy gerekmesi gibi (atmasyon rakamlar), yani 77.000.000/550=[MV için gereken oy sayısı] gibi işlemiyor sistem.
Onun dışında bilindiği üzere barajımız var 10%. Bunun nedeni olarak da "ya o olmasaydı parti dolardı meclise ya, 100lerce parti olurdu QQ" deniliyor, lakin böyle bir zorunluluk yok.
Baraj için önerim barajı komple kaldırmak.
Peki meclisin 300 partiyle dolması işi ne olacak?
Sadece mecliste milletvekili olan partiler meclise girebilir diye bariz ve saçma bir kanun eklenir olur biter. Tam temsiller çok önemlidir demokrasilerde.
Daha önemli olan ise gerçek manada halkın 50%'sinden fazla bir kesimin gerçek anlamda hükümet tarafından temsilidir. Şuanki kanunlar zaten bunu zorunlu kılıyor, yapılması gereken tek şey barajı kaldırmak tamamen.
Peki cumhurbaşkanlığı konusunda, neden alternatif oylama önemli? Hem o ne ki?
Bu oynatma listesindeki ilk 2 vidyoyu izlemeniz yeterli bunu anlamanız için (link bu mesajın en altında!). Basit örnekleştirecek olursak:
-Al-Kaide (19%)
-ErDOGan (25%)
-Ekmekeddin (22%)
-Biji Sero (16%)
-Gök Tanrısı (18%)
Diyelimki bu isimlerde 5 adam var ve cumhurbaşkanlığı için seçime giriyorlar. Seçmen kitleleride yanlarında belirtilmiş.
Al-Kaide destekçileri dışında herkes kendi destekledikleri haricinde Gök Tanrısı'nıda destekliyorlar, yani eğer kendi destekledikleri olmasa Gök Tanrısı'na oy atarlardı.
ErDOGan adındaki şahsıda kendi destekçileri dışında Al-Kaide destekçileri desteklemekte.
Ekmekeddin'e ise sadece Gök Tanrısı destekçileri olumlu bakıyor. İlk önce şuanki sistemle ne olurdu böyle bir durumda ona bakalım:
Ön seçim olur ve aşağıdaki sonuç yaşanırdı:
-Al-Kaide 19%
-ErDOGan 25%
-Ekmekeddin 22%
-Biji Sero 16%
-Gök Tanrısı 18%
Ekmekeddin ve ErDOGan ikinci tura geçerdi ve onun sonuçları ise (Gök Tanrı'lılar Ekmeğe, El-Kadı'lılar da ErDOGan'a oy verir):
-ErDOGan 44%
-Ekmekeddin 40%
Oy vermeyenlere göre dağıt veee (yuvarlada yuvarla):
-ErDOGan 51% CUMMHURRBAŞŞKANNIMIZZZ, UZUNN ADAAMMM!!!1!!
-Ekmekeddin 49%
Eeee, sorun nerede peki? Demokratik gibi görünüyor bu! Pekala, o zaman bir de alternatif oy sistemiyle oluşacak sonuca bakalım:
-Al-Kaide 19%
-ErDOGan 25%
-Ekmekeddin 22%
-Biji Sero 16%
-Gök Tanrısı 18%
Oy kullanan vatandaşlar ilk tercihlerini yukarıdaki gibi yaptılar. Al-Kaide seçmenleri ikinci seçeneğe ErDOGan yazdılar. Biji Sero, ErDOGan ve Ekmekeddin seçmenleride 2. seçeneğe Gök Tanrısı yazdılar.
Görüldüğü üzere halkın en çok ortak noktada buluştuğu aday 85% ile Gök Tanrısı. En az oyu alan aday otomatik olarak elenir ve bu sonuç çıkar ortaya:
-Al-Kaide 19%
-ErDOGan 25%
-Ekmekeddin 22%
-Gök Tanrısı 34%
Yine en az oy olan elenir ve elenen adayın seçmenlerinin 2. tercihi değerlendirmeye alınır:
-ErDOGan 44%
-Ekmekeddin 22%
-Gök Tanrısı 34%
Aynı işlem tekrar yapılır ve en az oya sahip aday elenerek o adaya oy verenlerin 2. tercihi hesaba alınır:
-ErDOGan 44%
-Gök Tanrısı 56%
Gök Tanrısı CUMMHURRBAŞKANNIMIZZ!!!1! UZZZUUNN ADDAMM!!!1!11!
Peki ne oldu şimdik?
Alternatif oy yöntemiyle şu değişiklik ve faydalar görüldü:
-Halkın 100%'ünün fikiri alınarak sonuca ulaşıldı (ilkinde sadece 84%'inin görüşü dahil olmuştu seçime)
-Temsil oranı daha da arttı halkın (44% ile temsil yerine 56% ile temsil)
-Herkes "Ya aman benim istediğim aday kazanamaz, o yüzden ben şu adaya oy vereceğim" tarzı endişe ve tasalar olmadan özgürce önde tuttukları adaya oy verebildiler.
-Ve farketmişsinizdir, asıl cumhurbaşkanı normal sistemle ikinci oylamaya bile katılamıyor. ;)
MV'lerinin farklı oylarla seçilmesi sorununun çözümü..
Bu da aslında basit bir şekilde çözülebilir. Neden "şu ilden bu kadar MV çıkacak", "şuradaki ildende bu kadar MV çıkacak" şeklinde kısıtlamalar var? Neden sanki o şehirlerden insanlar kendileri aday oluyormuşçasına bir hava oluşturuluyor?
Bildiğimiz üzere herkes her ilden aday olabiliyor. O zaman bu adaletsiz oy sistemine niye ihtiyacımız var ki?
"Çünkü güzel isimler belirleyip daha çok oy koparmak istiyor partiler!!" diyebilirsiniz, ve doğru da. Lakin bu durum bahsettiğimiz MV seçme sisteminin abukluğuyla alakasız bir konu.
Çözüm şöyle:
-Her parti istediği kadar MV adayı belirler (zaten kendileri belirliyor, ve bu şekilde de yine güzel isimlerle çok oy kazanmaya çalışabilirler).
-Seçim olur.
-Seçimde direkt partilere oy verilir (her ne kadar öyle sanılsa da oy kağıtçıkları nedeniyle, aslında MV'lerine oy atıyoruz direkt olarak).
-Partilerin oyları belirlenir.
-Ülke Nüfusu/550=X
-Her parti aldıkları her X kadar oyun karşılığında bir MV kazanır mecliste.
Çıkabilecek tek sorun:"Eeee, yerel yönetimler ne olacak?"
Onlar için ayrı bir seçim var zaten kardeşim :)
Vidyo listesi linki: https://www.youtube.com/watch?v=s7tWHJfhiyo&index=1&list=PLBF9EBB36C69D1BA2
submitted by SouIHunter to Turkey [link] [comments]


Endotrakeal Entübasyonu Kolaylaştırıcı Teknikler Zorunlu ALT+TAB Hali Hazırdaki Menünüzü Direkt Dijital Karekod Menüme Aktaralım Teşekkürler / Atar Gider / Zorunlu Açıklama Video çekcem yardım edin sdkfmdfgdfg - YouTube IMO 2020 VLSFO RM YAKIT ANALİZ SONUÇLARI VE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER_FLASH POINT Umzug Teil 3

Zorunlu karşılıklar nedir? Zorunlu karşılıklar hangi ...

  1. Endotrakeal Entübasyonu Kolaylaştırıcı Teknikler
  2. Zorunlu ALT+TAB
  3. Hali Hazırdaki Menünüzü Direkt Dijital Karekod Menüme Aktaralım
  4. Teşekkürler / Atar Gider / Zorunlu Açıklama
  5. Video çekcem yardım edin sdkfmdfgdfg - YouTube
  6. IMO 2020 VLSFO RM YAKIT ANALİZ SONUÇLARI VE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER_FLASH POINT
  7. Umzug Teil 3

3 Saniyede alt+tab dan dönen pc, pc değildir! Endotrakeal entübasyon, yalnızca anestezi çalışanları için değil; tüm sağlık çalışanları için hakim olunması zorunlu bir uygulamadır. Öte yandan, hava yolu açıklığının ... 1 Ocak 2020 tarihi itibariyle Gemilerde VLSFO uygulaması zorunlu hale gelmektedir. Bu videoda, ince Denizcilik tarafından satın alınmış bir yakıtın analiz sonuçlarına göre kritik ... Bugüne kadarki tüm desteğiniz için teşekkür ederim. Ne kendime ne de sizlere daha fazla eziyet etmek istemiyorum. Uzun zamandır süre gelen bu olaylar sonucunda bu işten zevk almamaya ... Hali Hazırdaki Menünüzü Direkt Dijital Karekod Menüme Aktaralım ... Covid-19 Virüsünden ötürü Sağlık Bakanlığı'nın vermiş olduğu Düşük Temaslı İşletme Belgesinde zorunlu ... Hallo liebe User, in diesem Kanal zeigt Euch Bodo einige Seite von der Türkei, aus deutscher Sicht, die ihr sonst nicht seht. Abone Olması zorunlu kanal Merhaba, Discord sunucumuza gelenlere özel 1 Yıllık VIP veriyoruz. Discord https://discord.gg/5DvWFuY • • İletişim Adreslerim ...